Otu çek, köküne bak…
Değerli dostlarım, kıymetli okuyucularım…
Bu hafta sizlerle bağımlılığı biraz daha farklı bir yerden konuşmak istiyorum.
Çünkü bağımlılık denildiğinde çoğumuzun aklına madde, alkol, sigara ya da teknoloji geliyor. Elbette bunların her biri bağımlılığın hayatımızdaki gerçek yüzleri.
Ama gelin, bir adım daha geriye çekilelim ve şu soruyu soralım:
Bir insan bağımlılığın kapısına gelene kadar neler yaşadı?
Belki de asıl konuşmamız gereken yer tam da burası.
Eskilerin çok anlamlı bir sözü vardır:
“Otu çek, köküne bak.”
Bağımlılığı da biraz böyle ele almamız gerektiğine inanıyorum.
Çünkü biz çoğu zaman otu görüyoruz; yaprağa bakıyoruz. Sonucu görüyor, fakat o sonuca kadar uzanan hayat hikâyesini yeterince merak etmiyoruz.
Oysa bir insanın bugününü anlamak için bazen dününe bakmak gerekir.
Bir çocuğun hayatındaki ilk köklerden biri ailesidir.
Çocuk dünyayı önce ailesinin penceresinden görür. Sevgiyi, güveni, sınırı, sorumluluğu, özgürlüğü, korkuyu, öfkeyi ve kendisine verdiği değeri büyük ölçüde yaşadıkları üzerinden öğrenir.
Bazen bir çocuk yaşından büyük sorumlulukların altında büyür.
Anne babasının yükünü taşır, evin huzurunu korumaya çalışır, kardeşlerine sahip çıkar. Kendi duygularını geri plana atar. Çocukluğunu tam yaşayamadan büyümeyi öğrenir.
Bazen de bunun tam tersi olur.
“Ben yaşayamadım, çocuğum yaşasın.”
“Benim önüme engeller çıktı, onun çıkmasın.”
“Ben üzüldüm, o hiç üzülmesin.”
Niyet sevgidir.
Niyet korumaktır.
Fakat hayatın bütün zorluklarını çocuğumuzdan uzaklaştırdığımızda, onun hayatla karşılaştığında kendi gücünü keşfetmesine yeterince fırsat bırakmayabiliriz.
Çünkü bir çocuk fazla yük taşıyarak da zorlanabilir, hiç sorumluluk almadan büyüyerek de…
Asıl mesele, çocuğun hayatın içinde denge kurmayı öğrenebilmesidir.
Elbette bunları söylerken aileleri suçlamak gibi bir niyetim yok.
Çünkü anne babalar da kendi anne babalarından öğrendikleriyle, kendi yaşadıklarıyla, kendi korkuları ve doğrularıyla çocuk yetiştiriyor.
Bize yıllarca söylenen bazı cümleleri hatırlayalım:
“Büyüklerin yanında konuşulmaz.”
“Çocuk söz dinler.”
“Erkek ağlamaz.”
“Ne yaşarsan yaşa, belli etme.”
Belki o günün şartlarında bunların farklı anlamları vardı.
Ama bugün kendimize şu soruyu sormamız gerekiyor:
Bize miras kalan her şeyi sorgulamadan çocuklarımıza taşımak zorunda mıyız?
Çünkü çocuk yalnızca söylediklerimizi değil, yaşadıklarımızı da öğreniyor.
Bazen sevgiyi koşullu öğreniyor.
Bazen değerini yalnızca başarısıyla ölçüyor.
Bazen “hayır” demekten korkuyor.
Bazen öfkesini içine atıyor.
Bazen yalnızlığını kimseye anlatamıyor.
Ve yıllar geçiyor…
Çocuk büyüyor.
Fakat çocukken öğrendiği bazı duygular onunla birlikte büyümeye devam ediyor.
Burada önemli bir ayrımı da yapmak gerekiyor:
Bağımlılığın tek bir nedeni yoktur.
Aile, çocukluk deneyimleri, çevre, akran ilişkileri, ruhsal ve sosyal etkenler, genetik yatkınlık ve yaşam koşulları gibi birçok unsur bir araya gelebilir.
Bu nedenle bir insanın hayatındaki tek bir güçlüğü görüp doğrudan “sebep budur” demek doğru değildir.
Ancak bazı yaraların, bazı ihtiyaçların ve bazı öğrenilmiş davranışların kişinin bağımlılık riskini etkileyebileceğini de görmezden gelemeyiz.
İşte burada benim “illüzyon” derken anlatmak istediğim şey devreye giriyor.
Gerçek olmayan bir şeyden değil; gerçek bir duygunun zamanla yanlış bir inanca dönüşmesinden söz ediyorum.
Bir çocuk kendisini değersiz hissedebilir ve zamanla bunu “Ben değersizim.” diye hayatının gerçeği sanabilir.
Yalnızlığı, “Kimse beni istemiyor.” diye yorumlayabilir.
Korkuyu, “Güçlü görünmek zorundayım.” diye taşıyabilir.
Sonra hayatının bir döneminde karşısına bir madde, bir alışkanlık ya da kendisini kısa süreliğine rahatlatan başka bir davranış çıkabilir.
Ve biz çoğu zaman yalnızca o noktayı görürüz:
“Bağımlı.”
Peki ya öncesi?
O insan buraya nasıl geldi?
İşte bağımlılıkla mücadeleye yalnızca son noktadan baktığımızda, hikâyenin büyük bir bölümünü kaçırabiliriz.
Maddeyi elbette konuşacağız.
Bağımlılığın zararlarını elbette anlatacağız.
Fakat insanı yalnızca “bağımlı” kelimesinin içine hapsetmeden, onun hayatına da bakmak zorundayız.
Çünkü bazen madde hikâyenin başlangıcı değildir.
Bazen daha önce başlamış bir hayat hikâyesinin görünen sonucudur.
Bu, madde kullanımını mazur göstermek değildir.
Tam tersine, mücadeleyi daha doğru bir yerden kurabilmektir.
Çünkü mücadele yalnızca bir şeyi bırakmakla bitmez.
İnsanın bıraktığı şeyin yerine ne koyduğumuz da önemlidir.
Umut…
Amaç…
Güven…
Üretmek…
Hayal kurmak…
Sorumluluk almak…
İrade…
İstikrar…
Ve yeniden hayata bağlanabilmek…
Çocuklarımızı ve gençlerimizi yalnızca bağımlılıktan uzak tutmaya çalışmak yetmez.
Onlara hayata bağlanabilecekleri alanlar da açmamız gerekir.
Onların yerine hayatı yaşamadan yanlarında durmak…
Bütün yükleri omuzlarına bırakmadan sorumluluk vermek…
Her düştüklerinde onları yerden kaldırmak yerine, gerektiğinde kendi güçleriyle ayağa kalkabileceklerine inanmak…
İşte gerçek denge biraz da burada.
Çünkü insan yetiştirmek kolay değildir.
Konuşmak bir sanattır.
Çalışmak bir sanattır.
Başarmak bir sanattır.
Aile olmak bir sanattır.
Ama bana göre insan kazanmak ayrı bir sanattır.
Hem de tek bir rengi, tek bir yöntemi, tek bir tarifi olmayan; sabır, emek, anlayış, vicdan, güven, iletişim, irade, sevgi ve sorumluluk taşıyan çok katmanlı bir sanat…
Bir gencin hatasını görüp onun insanlığını kaybetmemek…
Bir çocuğun davranışının arkasındaki duyguyu görebilmek…
Bir insanı geçmişindeki bir yanlıştan ibaret saymamak…
Bazen konuşmak yerine dinlemek…
Bazen nasihat etmek yerine yanında durmak…
Ve bazen sadece:
“Ben sana inanıyorum. Yeniden başlayabilirsin.” diyebilmek…
İşte insan kazanmak biraz da budur.
Çünkü bir insanı kazanmak yalnızca bir kişiyi kazanmak değildir.
Bir aileyi kazanırsınız.
Bir geleceği kazanırsınız.
Bir toplumu kazanırsınız.
Belki de hiç tanımadığınız insanların hayatına ulaşacak bir iyiliğin başlangıcını yaparsınız.
Bu yüzden bugün bağımlılığa bakarken yalnızca maddeyi görmeyelim.
Otu çekelim, köküne bakalım.
Kökünde aile varsa aileyi anlamaya çalışalım.
Çocukluk varsa çocukluğa kulak verelim.
Yalnızlık varsa yalnızlığı görelim.
Bastırılmış duygular varsa o duygulara alan açalım.
Çünkü insanı anlamadan bağımlılığı anlamak eksik kalır.
Belki de hepimizin ortak niyeti şu olmalı:
İnsan kaybetmek değil, insan kazanmak.
Çocuklarımızı, gençlerimizi, ailelerimizi ve birbirimizi…
Çünkü bazen bir insanı kazanmak, bir hayatı yeniden hayata kazandırmaktır.
Haftaya hayatın başka bir gerçeğinde, başka bir sorunun izinde yeniden buluşmak dileğiyle…
Sevgiyle kalın.