Kalabalıkta yalnız, yalnızlıkta kalabalık… Kaygılarımızın gölgesinde yaşadığımız hayat gerçekten kaderimiz mi, yoksa vermeye cesaret edemediğimiz kararların ve ertelediğimiz seçimlerin sonucu mu?

Her hafta hayatın başka bir penceresinden bakıyoruz. Bazen özgürlüğe, bazen ertelediklerimize, bazen insanın kendi içindeki sessizliğe dokunuyoruz. Bu hafta ise bütün bu konuların kesiştiği daha derin bir yerde duralım.

Biraz bilincimizi konfor alanımızdan çıkaralım. Yüreğimizin kapısını aralayalım. Bedenimizin taşıdığı yükleri, zihnimizin büyüttüğü korkuları ve yıllardır içimizde sessizce taşıdığımız yaraları yeniden fark edelim.

Çünkü insan bazen yarasını iyileştirmek yerine, yaranın etrafında bir hayat kuruyor. Sonra o hayatın adına yalnızlık diyor. Bazen de kendi sessizliğinden kaçıp kalabalıklara sığınıyor.

Peki bizi gerçekten yalnızlaştıran nedir? Kaygılarımız mı, geçmişten taşıdığımız korkular mı, gelecek endişemiz mi, yoksa kendimiz için vermemiz gereken kararları sürekli ertelememiz mi?

İnsan bazen kalabalıkların içinde yalnızdır. Bazen de tek başına bir odada, geçmişiyle, ailesiyle, çocuklarıyla, sevdikleriyle, pişmanlıklarıyla ve hayalleriyle kocaman bir kalabalık taşır içinde.

Belki de yalnızlık, çevremizde kimsenin olmaması değildir.

Bazen yalnızlık, etrafımızda insanlar varken kendimize ulaşamamaktır.

Kaygı: Düşmanımız mı, pusulamız mı?

Kaygıyı çoğu zaman hayatımızdan tamamen çıkarmamız gereken bir duygu gibi görüyoruz. Oysa kaygı, insanın kendisini koruma sisteminin doğal bir parçasıdır. Bize yaklaşan bir tehlikeyi fark ettirebilir, geçmişte yaşadığımız deneyimlerden ders çıkarmamızı sağlayabilir.

Sorun kaygının varlığı değil, kaygının hayatımızın direksiyonuna geçmesidir.

Çünkü kaygı direksiyona geçtiğinde geçmişin korkuları geleceğin kararlarını vermeye başlar. Bir zamanlar ihanete uğrayan herkesten şüphe edebilir; bir kez başarısız olan yeniden denemekten korkabilir; bir kez incinen yeniden sevmeyi erteleyebilir; bir kez kaybeden yeniden bağlanmaktan çekinebilir.

İnsan, kendisini korumak için ördüğü duvarların içinde zamanla kendisini hapsedebilir. Sonra o duvarlara “kader” adını verir.

Oysa bazen kader sandığımız şey, geçmişten bugüne taşıdığımız korkuların gölgesidir.

Kader mi, seçimlerimiz mi?

Elbette hayatın bizim seçmediğimiz tarafları vardır. Nerede doğacağımızı, hangi aileye geleceğimizi, hangi insanlarla karşılaşacağımızı ve hangi olaylarla sınanacağımızı her zaman belirleyemeyiz.

Fakat insanın hayatında kendi iradesine bırakılmış bir alan da vardır: Vereceği kararlar, atacağı adımlar, söyleyeceği sözler, bırakacağı alışkanlıklar, koyacağı sınırlar ve yıllardır “bir gün” diyerek ertelediği değişimler…

Belki de insanı yalnızca yaşadıkları değil, yaşayamadıkları da yoruyordur.

Çünkü karar vermemek de bir karardır. Ertelemek de bir seçimdir. Susmak da, gitmemek de, değişmekten korkmak da…

Bazen “Kader böyleymiş.” demek, sorumluluk almaktan daha kolay gelir. Oysa insanın kendisine dönmesi, kendi payını görmesi ve hayatındaki seçimleri fark etmesi, değişimin ilk adımıdır.

Tasavvufun insana hatırlattığı en kıymetli yolculuklardan biri de budur: İnsan önce kendisine dönmelidir. Dışarıdaki dünyayı değiştirmeden önce içindeki dünyaya bakmalıdır. Çünkü insanın en uzun yolculuğu, kendinden kendine yaptığı yolculuktur.

Kalabalıkta yalnız, yalnızlıkta kalabalık…

Kalabalık olmak, yalnız olmamak anlamına gelmiyor.

Bazen yüzlerce insanın arasında kendimizi görünmez hissedebiliriz. Herkesle konuşur, kendimizle konuşamayız. Herkese yetişir, kendimize yetişemeyiz. Herkesin derdini dinler, kendi yüreğimizin sesini duyamayız.

İşte o zaman kalabalık da bir yalnızlığa dönüşür.

Bazen de tek başımıza bir odada otururuz ama içimizde kocaman bir dünya vardır. Annemiz, babamız, çocuklarımız, kardeşlerimiz, sevdiklerimiz, kayıplarımız, pişmanlıklarımız, hayallerimiz ve henüz yaşanmamış yarınlarımız…

Demek ki yalnızlık, çevremizde kimsenin olmaması değildir.

Bazen yalnızlık, etrafımızda insanlar varken kendimize ulaşamamaktır.

Belki de insanın önce kendi içindeki kalabalığı tanıması gerekir. Çünkü kendisiyle barışamayan insan, gittiği her yere kendi içindeki savaşı da götürür.

Özgürlük mü, kaçış mı?

Özgürlüğü de yeniden düşünmek gerekiyor.

Özgürlük, istediğimiz her şeyi yapmak değildir. Bazen bize zarar veren bir alışkanlığa “hayır” diyebilmektir. Bazen yıllardır taşıdığımız öfkeyi bırakmaktır. Bazen başkasının hayatıyla kendi hayatımızı kıyaslamaktan vazgeçmektir. Bazen de “Ben böyleyim.” demek yerine “Ben değişebilirim.” diyebilmektir.

Fakat özgürlük; ahlakı, saygıyı ve değerleri geride bırakmak değildir.

Başkasının sınırını çiğnemek özgürlük değildir. Kırmak, incitmek ve yok saymak özgürlük değildir.

Gerçek özgürlük, insanın kendisi olabilmesi kadar, karşısındaki insanın da kendisi olabilmesine alan açabilmesidir.

Bize dokunmayan yılan gerçekten bin yaşasın mı?

Belki de toplum olarak en çok bu cümlenin arkasına saklanıyoruz:

“Bana dokunmayan yılan bin yaşasın.”

Oysa bugün bize dokunmayan bir sorun, yarın çocuğumuzun, kardeşimizin, komşumuzun ya da toplumun başka bir ferdinin hayatına dokunabilir.

Bağımlılığı yalnızca bir maddeye indirgediğimizde de insanın hikâyesini eksik bırakabiliriz. Kimi öfkesine, kimi geçmişine, kimi onaylanmaya, kimi ekrana, kimi alışverişe, kimi kendisine iyi gelmeyen bir ilişkiye, kimi de yıllardır taşıdığı acıya bağımlı hâle gelebilir.

Belki hepimizin zaman zaman kendimize sorması gereken daha derin bir soru vardır:

Ben hangi duygunun esiri oluyorum?

İnsanı yalnızca etiketiyle değil, hikâyesiyle görebiliyor muyuz?

Elbette herkes kendi iyileşmesinden sorumludur. Kimse bir başkasının yerine iyileşemez. Fakat insanı yalnızca düştüğü yerle tanımlamak da onun ayağa kalkma ihtimalini görmemize engel olabilir.

Çocuklarımız bizi izliyor

Bütün bu meselelerin geleceğe uzanan en önemli tarafı çocuklarımızdır.

Çünkü çocuklarımıza söylediklerimiz kadar, yaşadıklarımız da miras kalır.

“Korkma.” deyip korkularımızın arkasına saklanırsak korkuyu öğretiriz. “Sev.” deyip sevgiyi beklentiye dönüştürürsek sevgiyi bir alışveriş sanabilirler. “İnsanlara güven.” deyip herkese şüpheyle bakarsak çelişkiyi öğrenirler.

Bu nedenle değişim yalnızca bireysel bir mesele değildir.

Bir insanın kendisiyle kurduğu ilişki, ailesine ve gelecek nesillere bıraktığı en sessiz mirastır.

Belki nesillerin değişimi büyük sözlerle değil, bir insanın kendi içinde başlattığı küçük bir yüzleşmeyle başlayacak.

Çünkü kendisini değiştirmeden dünyayı değiştirmeye çalışan insan, çoğu zaman yalnızca gürültüyü artırır.

Peki bütün bunlar bizi nereye götürüyor?

Yalnızlık, kalabalık, kaygı, kader, özgürlük, erteleme, seçimler, bağımlılıklar, ahlak, saygı ve değerler… Aslında bunların hepsi aynı hayatın farklı yüzleri.

İnsan bazen yalnızlıktan kaçarken yanlış kalabalıklara sığınır. Bazen kalabalıktan kaçarken kendi içine kapanır. Bazen kaygısından kurtulmak için başka bağımlılıklara tutunur. Bazen karar vermekten korktuğu için kaderi suçlar. Bazen özgür olduğunu sanırken kendi korkularının esiri olur. Ve bazen geçmişte yaşadığı bir acıyı geleceğinin kaderi zanneder.

Oysa hayat bize her şeyi değiştirme gücü vermemiş olabilir.

Ama değiştirebileceğimiz şeyi seçme gücü vermiştir.

Belki özgürlüğün en gerçek hâli de budur.

Yaramıza hangi merhemi sürüyoruz?

Belki de asıl yüzleşme burada başlıyor.

Biz yaralarımızı gerçekten iyileştiriyor muyuz, yoksa üzerlerini güzel cümlelerle mi örtüyoruz?

“Geçti.” diyoruz ama geçmiyor.

“Unuttum.” diyoruz ama davranışlarımız hâlâ geçmişin izlerini taşıyor.

“Artık kimseye ihtiyacım yok.” diyoruz; belki de aslında yeniden incinmekten korkuyoruz.

İnsan kendisine dürüst olduğu yerde iyileşmenin kapısını aralar.

Bilim bize duygularımızı yok saymak yerine onları fark etmenin, anlamlandırmanın ve sağlıklı biçimde yönetmenin psikolojik dayanıklılığımız açısından önemli olduğunu söylüyor. Tasavvuf ise insanı yeniden kendi gönlüne, kendi özüne dönmeye davet ediyor.

İki farklı pencereden bakıldığında da insanın önünde aynı hakikat beliriyor:

Mesele kaygısız bir hayat kurmak değil; kaygının bizi yönetmediği bir hayat kurabilmektir.

Mesele hiç yara almamak değil; yaramızla ne yapacağımızı öğrenebilmektir.

Mesele hiç yalnız kalmamak değil; yalnız kaldığımızda kendimizi terk etmemektir.

Son söz yerine…

Bu hafta kendimize biraz daha dürüst bakalım.

Yalnızlığımız gerçekten bize iyi mi geliyor? Yoksa bizi yalnızlaştıran geçmişten taşıdığımız kaygılar mı?

Kalabalıklara gerçekten insanlarla olmak için mi giriyoruz, yoksa kendimizle baş başa kalmaktan kaçmak için mi?

Kader dediğimiz şey gerçekten bize yazılanlar mı, yoksa vermeye cesaret edemediğimiz kararların sessiz sonucu mu?

Belki cevap bütün bu soruların tam ortasında saklıdır.

İnsan ne yalnızlığından kaçmalı ne de kalabalıklara sığınmalı.

Önce kendi içindeki kalabalıkla tanışmalı; korkusuyla, kaygısıyla, yarasıyla, sevgisiyle, değeriyle ve en önemlisi kendi seçme gücüyle…

Çünkü her insan kendi değeriyle güzeldir.

Yarası olması onu eksik yapmaz.

Hata yapması değersiz yapmaz.

Yalnız kalması unutulduğu anlamına gelmez.

Değişmek istemesi ise geçmişini inkâr etmek değil, geleceğine sahip çıkmaktır.

Belki gerçek iyileşme, kendimize acımayı bıraktığımız yerde değil; kendimizi anlamaya başladığımız yerde başlar.

Öyleyse bugün aynaya bir kez daha bakalım.

Belki gördüğümüz kişi yalnız değildir.

Belki sadece uzun zamandır kendisini dinlemiyordur.

Ve belki hayatın bize verdiği en büyük özgürlük şudur:

Her şeyi değiştiremeyiz. Ama değiştirebileceğimiz şeyi seçebiliriz.

Haftaya yine başka bir pencereden, başka bir duygunun izini sürmek dileğiyle…

Kalabalıkların içinde kendinizi kaybetmeden, yalnızlığınızda kendinize küsmekten vazgeçmeden; sevgiyle, vicdanla, neşeyle ve sağlıkla kalın.

Çünkü hayat yalnızca başımıza gelenlerin değil; bundan sonra vereceğimiz kararların da hikâyesidir.