Kıymetli okuyucularım,
Geçen hafta “Sizce bağımlılık nedir?” başlığı altında bağımlılığın görünen yüzüne birlikte bakmıştık. Bu hafta ise biraz daha derine inelim; görünenin ardındaki sebeplere bakalım.
Bağımlılığın ilk evi neresi?
Belki bunun tek bir cevabı yok. Ancak insanın ilk dünyası olan evin, bu hikâyede önemli bir yeri var.
Büyüklerimiz “Ağaç yaşken eğilir.” demiş. İnsan da hayata dair ilk izlerini evinde alıyor. Sevgiyi, güveni, sınırı, sorumluluğu, değer görmeyi ve hata yaptığında yeniden ayağa kalkmayı…
İşte burada önemli bir ayrıntı var:
Biz yalnızca çocuk büyütmüyoruz; insan yetiştiriyoruz.
Evlatlarımız elbette en değerli hazinelerimiz. Onları korumak, sevmek ve kollamak istiyoruz. Fakat çocuğumuza yalnızca “benim evladım” gözüyle değil, hayata hazırladığımız bir insan gözüyle baktığımızda bazı dengeler değişiyor.
Merhamet var ama yanında ölçü de olmalı. Sevgi var ama sorumluluk da olmalı. Vicdan var ama adalet de olmalı.
Bazen “Ben çektim, çocuğum çekmesin.” diyoruz. Canı yanmasın diye onun yerine karar veriyor, önüne çıkabilecek her taşı kaldırıyoruz.
Niyetimiz güzel.
Ama hayatın bütün zorluklarını çocuğumuzun yerine ortadan kaldırdığımızda, onun kendi gücünü keşfetmesine de engel olabiliriz.
Çünkü tecrübe miras kalmıyor.
İnsan yaşayarak öğreniyor.
Bunun tersi de mümkün. Bir çocuk sevgiye, ilgiye ve anlaşılmaya ihtiyaç duyarken kendisini uzun süre yalnız, değersiz veya görünmez hissederse, içinde bir boşluk oluşabiliyor.
İşte bağımlılıkla bağlantı burada belirginleşiyor.
İnsan bazen içindeki sıkıntıyı susturmak, yalnızlığını unutmak, kendisini değerli hissetmek ya da yaşadığı gerçeklikten uzaklaşmak için bir şeye tutunabiliyor. Bu bir madde olabilir, bir alışkanlık olabilir, bir ilişki olabilir, hatta öfke bile olabilir.
Başlangıçta “Bana iyi geliyor.” diye düşündüğü şey, zamanla “Onsuz yapamıyorum.” noktasına gelebiliyor.
İşte bağımlılık çoğu zaman böyle bir döngü içinde güç kazanıyor.
Elbette her bağımlılığın sebebi aile değildir. Bağımlılık; bireysel özellikler, psikolojik süreçler, çevre, yaşanan olaylar ve sosyal şartlar gibi birçok etkenin bir araya gelmesiyle ortaya çıkabilir.
Ama ev, insanın ilk dünyasıdır.
Çocuk yalnızca kendisine söylenenleri değil, evde gördüğü ilişkiyi de öğrenir. Anne babasının birbirine nasıl davrandığını, öfkenin nasıl yaşandığını, sorunların nasıl çözüldüğünü ve sevginin nasıl gösterildiğini izler.
Bu yüzden anne baba olarak kendimize de bakmalıyız.
Çocuğumuza sınır mı koyuyoruz, yoksa onu kontrol mü ediyoruz? Onu koruyor muyuz, yoksa hayatı onun yerine mi yaşıyoruz? Dinliyor muyuz, yoksa sadece konuşuyor muyuz?
Çünkü bazen gerçek merhamet, “Ben senin yerine yaparım.” demek değildir.
Bazen gerçek merhamet, “Ben buradayım ama bunu sen yapabilirsin.” diyebilmektir.
Çocuğuna tutunma; elinden tut.
Onun yerine yürümek değil, kendi yolunu yürürken yanında olmak…
Ve şimdi biraz da kendimize dönelim.
Hepimiz kendi evimizin kapısını bir kez çalalım.
“Ben ne yaptım?” diye sorabilme cesaretiyle…
Çünkü yüzleşmek yenilmek değildir; yüzleşmek, kendine geri dönmektir.
Önce ben kendimi anlamalıyım. Sonra seni anlayabilmeliyim. Ancak o zaman gerçekten “biz” olabiliriz.
Hepimiz kendi hikâyemizin öğrencisi ve öğretmeni olabiliriz. Yanlışlarımızı görmek, eksiklerimizi kabul etmek ve gerektiğinde yeniden başlamak bizim elimizde.
Fakat herkesin dönüp bakabileceği bir evi olmayabilir. Kimi yuvasını kaybetmiş, kimi ailesinden uzaklaşmış, kimi çocukluğunun evinden çoktan ayrılmış olabilir.
O zaman insanın döneceği başka bir ev vardır:
Kendi gönül evi.
Kalbinin kapısı…
Belki hayatın telaşı, kırgınlıklar, korkular ve zihnimizde büyüttüğümüz senaryolar yüzünden içimizde bir pencereyi kapattık.
Belki artık o pencereyi yeniden aralama zamanıdır.
Bu, aklı bir kenara bırakmak değildir. Aklı ve kalbi aynı sofrada buluşturabilmektir. Ne hissettiğimizi anlamak, ne düşündüğümüzü görmek ve ikisini birlikte değerlendirebilmek…
Belki değişim tam da burada başlar.
Kıymetli dostlarım, ben buraya sizlere hayat dersi vermeye gelmedim.
Ben de bu hayatın içinde öğrenen, sorgulayan ve zaman zaman kendi kapısını çalıp kendine bakan biriyim. Burada birlikte fark etmek, birlikte düşünmek, birlikte eksiklerimizi görebilmek için buluşuyoruz.
Ben kendi payıma düşeni söylerken, siz de bu satırlardan kendinize ait bir cümle, bir soru ya da küçücük bir fark ediş alabilirseniz ne mutlu bana.
Sözüm eksik kaldıysa affola; niyetim hüküm vermek değil, birlikte bakabilmek.
Kim haklı, kim haksız diye hüküm vermeye de gelmedim. Sadece birlikte bakalım istiyorum:
Ne olmuş, neden olmuş ve biz neyi görememişiz?
Çünkü sonuçlara bakıp hüküm vermek kolaydır. Asıl mesele, sebeplerin içine girip insanı görebilmektir.
Sonuçlar bize davranışı gösterir; sebepler ise insanı.
Ve insan kazanmak tam da burada başlar.
Her hafta bana ayırdığınız kıymetli zaman ve yazılarıma gösterdiğiniz ilgi için gönülden teşekkür ediyorum.
Haftaya başka bir konu, başka bir pencereden yine birlikte bakmak dileğiyle…
Kucak dolusu sevgilerimle.