Bizi yoran düşüncelerden, kendimize ve sevdiklerimize daha fazla zaman ayırdığımız bir hayata geçebilir miyiz?
Kıymetli dostlar, kıymetli okuyucularım,
İnsan bazen bir düşüncenin peşinde öyle uzun zaman geçiriyor ki hayatın kendisini kaçırdığını fark edemiyor. Geçmişte söylenmiş bir söz, yaşanmış bir kırgınlık, elde etmek istediği bir şey ya da vazgeçemediği bir alışkanlık… Günler, yıllar geçiyor; insan hâlâ aynı şeyleri düşünüyor, aynı konulara üzülüyor, aynı beklentilerin peşinden koşuyor.
Peki, bütün bunların arasında kendimize şu soruyu ne kadar soruyoruz: Ben hayatımı mı yaşıyorum, yoksa zihnimi meşgul eden düşüncelerin peşinde ömrümü mü tüketiyorum?
Bazen değiştiremeyeceğimiz bir geçmişin içinde bugünü tüketiyor, sahip olmak istediklerimizin peşinde koşarken elimizde olanların değerini unutuyoruz. Belki de artık bizi yoran alışkanlıklarımızı gözden geçirmenin ve zamanımızı neye harcadığımızı düşünmenin vakti gelmiştir.
İnsan, neye takılırsa zamanını da oraya harcar.
Büyüklerimiz boşuna dememiş: İnsan alışkanlıklarının esiridir.
Geçmişte yaşadığımız bir kırgınlığı tekrar tekrar düşünmek, yaşananları değiştiriyor mu? Başkalarının hayatını izlerken kendi hayatımızı ihmal etmek, bizi istediğimiz yere götürüyor mu?
Çoğu zaman yaşadığımız olaydan çok, o olaya yüklediğimiz anlamla mücadele ediyoruz. Bir sözün gölgesinde kalıyor, eski bir hatamızdan dolayı kendimizi affedemiyor ya da başkalarının gözünde değerli olabilmek için kendimizden uzaklaşıyoruz.
Oysa geçmişi değiştiremeyiz. Ancak geçmişin, bugünkü hayatımızı yönetmesine izin vermemeyi öğrenebiliriz.
Bir şeye değer vermek başka, bütün hayatımızı onun etrafında döndürmek başkadır.
Saplantı mı, tutku mu? Aradaki farkı görebiliyor muyuz?
İnsan bir hayalin peşinden gidebilir, sevdiği bir iş için emek verebilir, yeni şeyler öğrenebilir. Bunlar hayatımıza anlam katan uğraşlardır. Ancak bir düşünce ya da istek, kararlarımızı yönetmeye, ilişkilerimize zarar vermeye ve günlük hayatımızı zorlaştırmaya başladığında durup düşünmeliyiz.
Bir hedef için çalışmakla o hedef uğruna kendimizi tüketmek aynı şey değildir.
Diyelim ki alışveriş yapmayı çok seviyoruz. İhtiyacımız olmadığı hâlde sürekli bir şeyler satın almak yerine, bu ilgimizi bütçemizi düzenlemeye veya sevdiklerimize zaman ayırmaya yöneltebiliriz.
Bir markaya sahip olmak için gösterdiğimiz çabayı yeni bir meslek öğrenmeye, bir eğitime katılmaya ya da yıllardır ertelediğimiz bir hayali gerçekleştirmeye ayırabiliriz.
Burada mesele, sevdiğimiz şeylerden vazgeçmek değil; hayatımızda neye ne kadar yer verdiğimizi bilmektir.
Elbette her takıntılı düşünce yalnızca alışkanlıkları değiştirerek aşılamaz. Bazı durumlarda uzman desteği gerekir. Kendimizi tanımak kadar, gerektiğinde yardım istemeyi bilmek de önemlidir.
Bir alışkanlığı bırakmak yetmez, hayatı yeniden kurmak gerekir.
Bağımlılıkla mücadele alanında karşılaştığım yaşam öyküleri, insanın değişim gücü üzerine beni sık sık düşündürüyor.
Yıllarını alkole vermiş bir insanı düşünelim. Belki ailesiyle geçirebileceği zamanı kaybetmiş, çocuklarının büyümesine gerektiği gibi eşlik edememiş, sevdiklerinin güvenini zedelemiştir.
Bir gün, böyle devam edemeyeceğini fark eder ve hayatını değiştirmek ister.
Fakat değişim yalnızca bir alışkanlığı bırakmakla tamamlanmaz. İnsan, ailesiyle bağlarını onarmaya, sorumluluklarını üstlenmeye ve kaybettiği güveni yeniden kazanmaya da çalışmalıdır.
Bağımlılıktan kurtulmak kolay bir süreç değildir. Uzman desteği, uygun tedavi ve yakın çevrenin anlayışı önemlidir. İyileşme zaman alabilir; yeniden güven kazanmak da sabır gerektirir.
Ancak geçmişte yaşananlar, insanın bütün hayatını belirlemek zorunda değildir. Bugün atılan adımlar, yarının nasıl şekilleneceğini değiştirebilir.
Bir insanın geçmişte ne kaybettiğine bakarken, yeniden kazanabilmek için verdiği mücadeleyi de görmeliyiz.
Bağımlılık yaşayan bir insan, yalnızca bağımlılığından ibaret değildir. Onu hatalarıyla anmak yerine anlamaya, dışlamak yerine iyileşme sürecini desteklemeye çalışmalıyız.
Çünkü bir insanı yargılamak kolaydır; onu anlamak, yanında durmak ve çözüm için emek vermek ise sorumluluk ister.
Amacımız insan kaybetmek değil, insan kazanmaktır.
Ertelediğimiz hayat bizi daha ne kadar bekleyecek?
Bir de hep yarına bıraktıklarımız var…
Okumak istediğimiz bir kitap, öğrenmek istediğimiz bir meslek, aramak istediğimiz bir anne, hâlini sormak istediğimiz bir baba, gönlünü almak istediğimiz bir yakınımız…
Günlük telaşlar içinde bunları erteliyoruz. Oysa sevdiklerimizle geçirebileceğimiz zamanın sınırsız olmadığını hepimiz biliyoruz.
Çocuklarımızın bizi dinlemesini istiyoruz ama onların anlatacaklarına zaman ayırıyor muyuz? Yakınlarımızdan anlayış beklerken aynı anlayışı gösterebiliyor muyuz?
Eskiden komşuların kapısı daha sık çalınır, büyüklerin hâli daha sık sorulurdu. Bugün elimizde pek çok imkân var ama birbirimize ayırdığımız zamanı yeniden düşünmemiz gerekiyor.
Telefonlarımızdan birbirimiz hakkında pek çok şey öğreniyoruz. Peki, gerçekten nasılız? Bunu birbirimize ne kadar soruyoruz?
Bazen bir çocuğun ihtiyacı pahalı bir hediyeden çok, anne babasının onu dinlemesidir. Bazen yaşlı bir insanın beklediği, hatırlandığını bilmektir. Bazen de bir komşunun ihtiyacı, kapısının çalınması ve hâlinin sorulmasıdır.
Bazen bir gönülde yer edinmek için uzun konuşmalara değil, içtenlikle ayrılmış birkaç dakikaya ihtiyaç vardır.
Belki de hayatımızdaki bazı eksikleri yeni şeyler alarak değil, birbirimize daha fazla zaman ayırarak giderebiliriz.
Son söz: Saplandığımız yerde kalmak zorunda mıyız?
Kıymetli dostlar, kıymetli okuyucularım,
Peki, bütün bunlar bize ne anlatıyor?
Geçmişte yaşadığımız kırgınlıklara takılıp kalmak, başkalarının düşüncelerini gereğinden fazla önemsemek, sahip olma isteğimizi hayatımızın merkezine koymak, bize zarar veren alışkanlıklardan vazgeçememek ya da sevdiklerimize ayıracağımız zamanı sürekli ertelemek… Bütün bunlar, farkında olmadan hayatımızda gereğinden fazla yer verdiğimiz düşünce ve davranışlara dönüşebilir.
Öyleyse mesele, her şeyden vazgeçmek değil; bizi tüketen ısrarımızın yönünü değiştirebilmektir. Geçmişe ayırdığımız zamanı geleceğimizi kurmaya, başkalarının hayatına gösterdiğimiz ilgiyi kendimizi geliştirmeye, bizi yoran alışkanlıklarımızı ise hayatımıza değer katacak uğraşlara yöneltebiliriz.
Çünkü bazen değişmesi gereken, ne istediğimiz değil; onu isterken kendimizden ve hayatımızdan neleri eksilttiğimizdir.
Bu hafta kendimize bir soru soralım:
Saplantılarımızı değiştirmeden yönünü değiştirebilir miyiz? Bizi hayattan koparan düşüncelerin peşinde sürüklenmek yerine, aynı kararlılıkla hayata tutunmayı seçebilir miyiz?
Belki bir telefon görüşmesiyle, belki ertelediğimiz bir sorumluluğu üstlenerek, belki de bir yakınımızın gönlünü alarak başlayabiliriz.
Çünkü ömür, yalnızca geride bıraktığımız günlerden ibaret değil. Bugün nasıl yaşadığımız, kime zaman ayırdığımız ve hangi iyiliklere vesile olduğumuz da hayatımızın bir parçası.
Haftaya yine hayatın içinden, kendimizden bir parça bulacağımız başka bir konuyla buluşmak dileğiyle…
Sağlıkla, neşeyle, huzurla ve bereketle kalın. Gönlünüzden sevgi, evinizden huzur, hayatınızdan güzel insanlar eksik olmasın.
Sevgi ve muhabbetlerimle…