Değerli dostlarım, kıymetli okuyucularım,
Bazen insanın aklına bir soru düşer ve o soru, gün içinde karşılaştığı pek çok insanı, yaşadığı pek çok olayı yeniden düşündürür.
Benim de bir süredir zihnimde dolaşan bir soru var:
İnsanın hayatındaki boş sandalyeyi kim dolduruyor?
Bir masa düşünün…
Etrafında insanlar oturuyor. Belki bir aile, belki birkaç dost… Çaylar içiliyor, sohbetler ediliyor, hayatın sıradan telaşları konuşuluyor. Herkesin masada bir yeri var. Fakat bir sandalye boş.
O boş sandalye, bazen söylenemeyen bir sözün yeridir.
Bir annenin içine attığı kırgınlığın, bir babanın anlatamadığı yorgunluğun, bir çocuğun dile getiremediği ihtiyacın, bir gencin kimseye açamadığı yalnızlığın yeri…
İnsan her zaman “Benim bir derdim var.” diyerek anlatmaz kendisini. Kimi susar, kimi öfkelenir, kimi uzaklaşır. Kimi de içinde taşıdığı boşluğu bir alışkanlığın, bir davranışın ya da kendisine kısa süreli rahatlama sağlayan bir şeyin arkasında taşır.
Çünkü insanın bize gösterdiği hâl, onun bütün hikâyesi değildir.
Bazen naif dediğimiz bir insanın arkasında sevgiyle büyütülmüş bir çocukluk, güzel örnekler ve güven vardır. Bazen öfkeli gördüğümüz bir insanın arkasında kırgınlıklar, hayal kırıklıkları, öğrenilmiş davranışlar ve yıllar boyunca taşıdığı yükler bulunur.
Bunları bilmek, yanlış davranışları doğru kabul etmek değildir. Bir davranışın sorumluluğu yine kişiye aittir. Fakat insanı yalnızca yaptığı bir davranıştan ibaret görmemek, onu anlamaya çalışmanın başlangıcıdır.
Belki de en büyük yanılgımız, insanları kendi hayatımızın ölçüsüyle değerlendirmemizdir.
“Ben olsam böyle yapmazdım.”
“Ben bunu yaşadım, o da dayanmalı.”
“Ben başardım, o da başarabilir.”
Oysa hepimizin hayatı başka.
Aynı olay iki insanın hayatına dokunduğunda, ikisinde aynı izi bırakmayabilir. Çünkü yaş, aile, imkânlar, geçmiş deneyimler, alınan yaralar ve sahip olunan destek birbirinden farklıdır.
Bu yüzden bir insana yol gösterirken, kendi gerçekleştiremediğimiz hayalleri onun hayatına yüklememek gerekir. Kendi sınırlarımızı onun sınırı, kendi korkularımızı onun gerçeği sanmamak gerekir.
Gerçek rehberlik, insanı kendimize benzetmek değil; kendi gücünü bulmasına yardımcı olmaktır.
Belki bağımlılığa da bu pencereden bakmak gerekiyor.
Bağımlılığı yalnızca bir madde üzerinden düşündüğümüzde, insanın yaşadığı asıl döngüyü gözden kaçırabiliriz. Oysa bağımlılık; kişinin bir maddeye, davranışa ya da başka bir şeye karşı kontrolünü giderek kaybetmesiyle hayatının farklı alanlarının bundan etkilenmesi şeklinde ortaya çıkabilir.
Bir insan bazen bir maddede, bazen alışverişte, bazen telefonda, bazen işte, bazen yemekte, bazen de başka bir davranışta kendisine kısa süreli bir rahatlama arayabilir. Elbette her alışkanlık bağımlılık değildir. Belirleyici olan; kişinin kontrolünün zorlaşması, davranışın hayatındaki yerinin giderek büyümesi ve bunun ilişkilerine, sorumluluklarına ya da kendi iyilik hâline zarar vermeye başlamasıdır.
Çoğu zaman döngü küçük bir rahatlamayla başlar.
İnsan zorlanır, bir şeye yönelir ve kısa süreliğine kendisini daha iyi hisseder. Sonra yeniden zorlandığında aynı yere döner. Tekrar arttıkça davranış güçlenebilir. Bir süre sonra kişi, kendisine iyi gelmediğini bildiği hâlde bundan uzaklaşmakta zorlanabilir.
İşte tam burada yalnızca,
“Neden bırakmıyor?” diye sormak yerine,
“Bu davranış onun hayatında hangi ihtiyaca cevap veriyor?” sorusunu da sorabilmek önemlidir.
Çünkü bağımlılıkla mücadele, sadece zararlı olanı hayatımızdan çıkarmaktan ibaret değildir. Boşalan yere ne koyduğumuz da önemlidir.
Güvenli ilişkiler, anlamlı uğraşlar, aile desteği, sosyal bağlar, sağlıklı alışkanlıklar ve gerektiğinde profesyonel destek… Bunların her biri insanın yeniden hayatla bağ kurmasına yardımcı olabilir.
Belki de bu yüzden bağımlılıkla mücadele ederken yalnızca davranışa değil, insanın bütün hayatına bakmak gerekir.
Çünkü bazen değiştirilmesi gereken yalnızca bir alışkanlık değil; o alışkanlığa götüren yolun kendisidir.
Ve bizler, farkında olsak da olmasak da birbirimizin hayatına her gün bir şey bırakıyoruz.
Bir söz…
Bir bakış…
Bir davranış…
Bir çocuğa yıllarca söylediğimiz bir cümle, zamanla onun kendi kendisiyle konuşma biçimine dönüşebilir. Bir gence verdiğimiz güven, zor zamanlarında kendisine nasıl bakacağını etkileyebilir.
İnsanın zihni de bir toprak gibidir.
Korku ekerseniz korku büyüyebilir. Umutsuzluk ekerseniz çaresizlik güçlenebilir. Ama güven, umut, emek ve sevgi de kök salabilir.
Belki hayatımızdaki bazı yanlış tohumları fark edip yerlerine yenilerini ekmenin zamanı gelmiştir.
Bunu yaparken yalnızca başkalarına değil, kendimize de bakmalıyız.
Çünkü insan bazen başkasını anlamaya çalışırken kendi hayatını da yeniden okumaya başlıyor.
Ben bu yazıyı sizlere aktarırken, aslında kendi hayatıma yeniden baktığımı fark ettim. Çevremde temas ettiğim insanları, ilişkilerimi, verdiğim tepkileri ve zaman zaman görmezden geldiğim kendi taraflarımı…
Belki benim de gölgede bıraktığım yanlarım vardır. Belki bazı aydınlık taraflarımın yanında, biraz daha şefkatle bakmam gereken gölgelerim…
İnsan, başkasına gösterdiği anlayışı kendisinden de esirgememeli.
Bu satırları yazarken bana kendi hayatıma yeniden bakma fırsatı veren siz değerli dostlarıma gönülden teşekkür ediyorum. Dilerim hep birlikte; birbirimizi daha az yargıladığımız, daha çok anlamaya çalıştığımız, yaralarımızı derinleştirmek yerine iyileşmeye alan açtığımız bir hayatı seçebiliriz.
Şimdi yeniden o masaya dönelim.
İnsanlar yerli yerinde…
Sohbet devam ediyor…
Hayat akıp gidiyor.
Ama o sandalye hâlâ boş.
Belki de o sandalyenin sahibi bir başkası değildir.
Belki oraya oturması gereken; uzun zamandır ihmal ettiğimiz bir ihtiyaç, söylemeye cesaret edemediğimiz bir söz, yeniden kurmamız gereken bir bağ ya da kendimize vermeyi unuttuğumuz değerdir.
Hayatımızdaki boş sandalyeyi neyle doldurduğumuz, aslında hayatımızı neyle beslediğimizi de gösterir.
Öyleyse bugün kendimize küçük ama önemli bir soru soralım:
Benim hayatımdaki boş sandalyede ne oturuyor?
Ve belki cevabımız ne olursa olsun, değişim için hâlâ bir yer vardır.
Çünkü hayat, yalnızca başkalarının hikâyesini anlamaktan ibaret değil; kendi hikâyemize de daha dürüst, daha şefkatli ve daha bilinçli bakabilmektir.
Belki de bazı sandalyeleri doldurmanın zamanı gelmiştir.
Haftaya, hayatın içinden başka bir sorunun izini sürmek dileğiyle…