Kıymetli okuyucularım, güzel yürekli yol arkadaşlarım…

Her hafta bu köşede hayatın biraz daha derinlerine bakmaya, hepimizin içinden geçen ama çoğu zaman kelimelere dökemediğimiz duygulara birlikte dokunmaya çalışıyoruz.

Bugün ise sizi, belki de en zor bakışın karşısına davet etmek istiyorum: Kendimize bakmaya…

Çünkü insan başkasını anlamaya çalışırken çok şey öğrenir; fakat kendisini anlamaya başladığında hayatının yönü değişir.

İnsanın en zor yüzleşmesi, başkalarının karşısında değil; kendi vicdanının karşısında yaşanır.

Çünkü insan, kendisini haklı çıkaracak bir sebep bulmakta oldukça ustadır. Bazen yaşadıklarımızın sorumluluğunu başkasına yükler, bazen geçmişi suçlar, bazen de “Ben ne yaptım ki?” diyerek kendi payımızı görmezden geliriz.

Oysa hayatın bize tekrar tekrar getirdiği bazı olaylar tesadüf değildir. Aynı kırgınlık, aynı hayal kırıklığı, aynı ilişki biçimi, aynı kaçış… Sadece kişiler ve zaman değişir.

Peki neden?

Belki de hayat bize aynı soruyu, biz cevabı gerçekten vermeye hazır olana kadar sormaya devam ediyordur.

BAŞKASININ HATASINI GÖRMEK KOLAYDIR

Bir başkasının yanlışını görmek kolaydır.

Onun davranışını eleştirir, neden böyle yaptığını sorgular, hatta bazen hayatımızdaki bütün kırgınlıkların sorumlusunu bulduğumuzu düşünürüz.

Fakat insanın kendisine dönüp,

“Ben bu hikâyenin neresindeyim?”

diye sorması çok daha zordur.

Çünkü kendi hatasını kabul etmek, insanın gururuyla yüzleşmesini gerektirir.

Oysa gerçek değişim, “Ben de burada yanlış yaptım.” diyebildiğimiz anda başlar.

Kabul etmediğimiz bir hatayı değiştiremeyiz.

Kendimize itiraf edemediğimiz bir yarayı da iyileştiremeyiz.

HER İNSANIN AYDINLIĞI DA GÖLGESİ DE VARDIR

İnsan yalnızca iyi yönlerinden ibaret değildir.

Hepimizin içinde sevgi de vardır, öfke de. Şefkat de vardır, kırgınlık da. Cesaret de vardır, korku da…

Mesele gölgemizin hiç olmaması değil; onu inkâr etmemektir.

Kendi karanlığını görebilen insan, başkasının karanlığına daha az öfkeyle bakar.

Çünkü insan olmak, kusursuz olmak değildir.

Asıl olgunluk, kendi eksikliğini görüp onu başkasının üzerine örtmemektir.

ÇARESİZLİK BAZEN BİR KAÇIŞA DÖNÜŞÜR

Hayatta bazı insanlar neden bağımlılığa sürüklenir?

Sadece bir maddeye bağlandıkları için mi?

Belki de mesele bundan çok daha derindir.

İnsan bazen acısından kaçmak için bir maddeye, bazen bir insana, bazen öfkesine, bazen geçmişine, bazen de sürekli mağdur olma hâline tutunabilir.

Dışarıdan baktığımızda yalnızca sonucu görürüz.

Düşen insanı görürüz.

Ama o insanın düşmeden önce kaç kez yorulduğunu, kaç kez sustuğunu, kaç kez yardım beklediğini göremeyiz.

Bu yüzden bağımlılığı yalnızca “iradesizlik” olarak görmek, insanın yaşadığı hikâyenin büyük bir bölümünü görmezden gelmektir.

Elbette herkes kendi hayatından sorumludur.

Fakat sorumluluk, suçlamak değildir.

Bazen bir insanı ayağa kaldıran şey, ona “Neden böyle yaptın?” diye sormak değil, “Seni buraya getiren ne oldu?” diyebilmektir.

BİZE BIRAKILAN HER ŞEYİ TAŞIMAK ZORUNDA DEĞİLİZ

Hepimiz bir yerlerden öğrendik.

Ailemizden, çevremizden, yaşadıklarımızdan…

Bize sevginin nasıl gösterileceği, öfkenin nasıl yaşanacağı, susmanın ne anlama geldiği, affetmenin ne olduğu öğretildi.

Fakat bize öğretilen her şey doğru olmak zorunda değildir.

Bazen büyüklerimizden öğrendiğimiz bir korkuyu “hayatın gerçeği” sanırız.

Bazen yıllardır sürdürülen bir davranışı, yalnızca alışkanlık olduğu için doğru kabul ederiz.

Geçmişi suçlamak kolaydır.

Asıl mesele, geçmişten öğrendiğimiz yanlışı geleceğe miras bırakmamaktır.

HAYATIN ASIL SINAVI

Belki de hayatın bize aynı yerden sınav çıkarmasının sebebi, henüz kendimizde görmemiz gereken şeyi görememiş olmamızdır.

Karşımıza çıkan insanları değiştirmeye çalışırken, kendimizde değişmesi gereken tarafı unutabiliriz.

Bir ilişkinin neden bittiğini sorgularken kendi davranışlarımızı, bir dostluğun neden uzaklaştığını düşünürken kendi sözlerimizi, bir insanın neden hayatımızdan çıktığını konuşurken kendi payımızı gözden kaçırabiliriz.

Oysa insanın hayatındaki en büyük dönüşüm, başkasının hatasını ispat ettiği gün değil; kendi hatasını kabul edebildiği gün başlar.

Çünkü “Ben de yanıldım.” diyebilmek yenilmek değildir.

Tam tersine…

İnsanın kendisini yeniden kurabileceği kapıyı açmasıdır.

Belki de hayatın bize sorduğu en ağır soru şudur:

“Ben bu yaşadığım hikâyede gerçekten sadece mağdur muyum, yoksa değiştirmem gereken bir tarafım da var mı?”

Bu soruya dürüstçe cevap verebildiğimizde hayatın anlamı değişmeye başlar.

Çünkü insan, başkasını suçlayarak geçmişini anlatabilir.

Ama kendine dürüst olarak geleceğini değiştirebilir.

Ve belki de hayat bizi aynı yerden sınamıyordur.

Biz, kendimizde görmemiz gereken şeyi görmediğimiz için aynı yere dönüp duruyoruzdur.

Fark etmek değişimin başlangıcıdır.

Kabul etmek ise dönüşümün kapısıdır.

Şimdi insanın kendi vicdanına sessizce sorması gereken soru belki de şudur:

Hayatımda kimi değiştirmeye çalışırken, kendimde hangi gerçeği görmezden geliyorum?

Çünkü bazen aradığımız cevap, hayatın bize neden bunu yaptığında değil; bizim bu hikâyede neden hâlâ aynı yerde durduğumuzdadır.

Sevgili okuyucularım…

Belki bugün bu yazıyı okurken aklınıza bir insan, bir olay ya da yıllardır taşıdığınız bir kırgınlık geldi.

Onu hemen yargılamayın.

Kendinizi de suçlamayın.

Sadece bir an durun ve kendinize dürüstçe bakın.

Çünkü insanın kendisiyle kurduğu en dürüst cümle, bazen hayatında açılan en büyük kapının anahtarıdır.

Bir sonraki hafta, hayatın başka bir sessiz sorusunda buluşmak dileğiyle…

Kendinize, kalbinize ve hayatınıza iyi bakın.