Umudun Yası

Her ölümün bir yası vardır…

İnsan, sevdiğini toprağa verdiğinde ağlar; zaman geçer, acısı şekil değiştirir. Çünkü ölüm, hayatın değişmez hakikatidir.

Fakat bir de mezarı olmayan kayıplar vardır.

Onların ne başında dua edilir ne de taziyesi kabul edilir.

Adı konulamayan bu acının adı, umudun yasını tutmaktır.

İnsan bazen ölen birinin ardından değil, gerçekleşmeyen hayallerin, tutulmayan sözlerin, yarım bırakılan duyguların ardından yıllarca yas tutar.

Çünkü kalp; en ağır yükünü kaybettiklerinden değil, bekleyip de kavuşamadıklarından taşır.

Bir insana umut vermek, onun karanlık yoluna bir kandil yakmaktır.

Fakat o kandili sebepsizce söndürmek, onu yalnızca karanlıkta bırakmak değildir; yönünü, güvenini ve yaşama tutunma cesaretini de elinden almaktır.

Ne acıdır ki…

İnsanın yarasını çoğu zaman yine insan açar.

Bir sözle yükseltir, başka bir sözle yıkar.

Bir gün "Yanındayım." der, ertesi gün sessizliğe sığınır.

Oysa bazen bir insanı öldüren şey ölüm değildir; terk edilmişliktir.

Tasavvuf bize, gönül kırmanın taş kırmaktan ağır olduğunu öğretir.

Çünkü kırılan taş yeniden şekil alabilir; ama kırılan bir gönül, uzun yıllar kendi sessizliğinde kanamaya devam eder.

Bugün bağımlılık dediğimiz birçok karanlığın ardında yalnızca bir madde yoktur.

Orada; dinlenmemiş bir çocuk vardır.

Sevilmemiş bir genç vardır.

Yarı yolda bırakılmış bir eş vardır.

Sustuğu hâlde "İyiyim." demek zorunda kalan insanlar vardır.

Ve en önemlisi…

Yas tutmasına bile izin verilmeyen umutlar vardır.

Çünkü bazı acılar görünmez.

İnsan yürür, güler, çalışır, konuşur…

Ama içinde sessizce, kimsenin bilmediği bir cenazeyi taşır.

İşte o cenaze, çoğu zaman kaybettiği insan değil; kaybettiği umuttur.

Bağımlılık bazen bir maddenin adı değildir.

Bazen, "Belki bu acıyı unuturum." diye uzatılan çaresiz bir eldir.

İnsan uyuşturucuya değil, unutmaya bağımlı olur.

Alkole değil, susmaya…

Yanlışa değil, çaresizliğine…

Bizler ise çoğu zaman sonucu konuşuruz.

Oysa vicdan, sonuca değil; sebebe bakmayı gerektirir.

Hiç düşündük mü?

Kaç insan, bizim bir sözümüzle yeniden ayağa kalkabilirdi?

Kaç insan, bizim sessizliğimiz yüzünden biraz daha yalnızlaştı?

Kaç insan, verdiğimiz umudu geri çektiğimiz için kendi karanlığına teslim oldu?

Belki de bu dünyanın en ağır vebali; umut vermek değil, verdiği umudu sahipsiz bırakmaktır.

Çünkü umut, emanet ister.

Emanete sadakat ise insan olmanın en güzel hâlidir.

Bugün bir insanın hayatına dokunacaksanız, bunu geçici bir hevesle değil; samimiyetle yapın.

Tutamayacağınız sözleri vermeyin.

Taşıyamayacağınız yükleri insanların omzuna bırakmayın.

Ve hiçbir gönlü, size inanmışken yalnız bırakmayın.

Çünkü bazen bir insanın hayata tutunması, sizin için sıradan olan bir sözünüze bağlıdır.

Unutmayalım…

Bu dünyada en derin yaraları insan açar.

Ama aynı yaraları iyileştirecek olan da yine insandır.

Belki de gerçek mücadele; bağımlılıkla savaşmadan önce, umutsuzluk üreten sebeplerle yüzleşmektir.

Bir kalbi incitmeyin.

Çünkü kırılan her umut, sadece bir insanı değil; bir aileyi, bir geleceği ve bazen de bir ömrü sessizce karanlığa sürükler.

Kalplerin umutla, vicdanların merhametle buluştuğu bir hafta geçirmeniz dileğiyle…

Bir sonraki köşe yazımızda, hayatın içinden başka bir konuda yeniden buluşmak ümidiyle…

Sevgi, saygı ve muhabbetlerimle…