Kıymetli gönül dostlarım,
Her hafta bu köşede hayatın içinden bir konuyu birlikte düşünmeye, bazen vicdanımıza ayna tutmaya, bazen de kendimize cesaretle sorular sormaya çalışıyoruz.
Çünkü inanıyorum ki değişim, başkalarını değiştirmeye çalışmakla değil; önce kendimize dürüstçe bakabilmekle başlar.
Bu hafta sizleri, cevabı kolay olmayan ama üzerinde hep birlikte düşünmemiz gereken bir soruyla baş başa bırakmak istiyorum:
Bir insan gerçekten ne zaman kaybolur?
Yıllardır bağımlılıkla mücadele alanında birçok hayat hikâyesine tanıklık ediyorum. Bir annenin gözyaşını, bir babanın sessizliğini, bir gencin çaresizliğini dinliyorum. Her hikâye farklı görünse de, hepsinin içinde birbirine benzeyen sessiz cümleler var.
Bir gün bağımlılıktan kurtulmaya çalışan gençlerden biri bana sadece şu cümleyi söyledi:
"Beni ilk kez biri gerçekten dinledi."
İşte o gün anladım ki bağımlılık, çoğu zaman bir başlangıç değil; yıllardır biriken, görülmeyen, duyulmayan ve dile getirilemeyen acıların son durağıdır.
Sonra hep aynı soruyu sordum kendime:
"Bu insanlar kaybolduklarında mı yalnız kaldılar, yoksa yalnız kaldıkları için mi kayboldular?"
Bu satırları yazarken belki siz de, "Bu soruyla ne anlatmak istiyor?" diye düşünebilirsiniz.
İzninizle bunu biraz açmak isterim.
Amacım ne anne babaları suçlamak ne de bağımlılığı tek bir sebebe bağlamaktır. Çünkü biliyorum ki bağımlılık; biyolojik, psikolojik, sosyal ve çevresel birçok etkenin iç içe geçtiği karmaşık bir süreçtir.
Ancak yıllardır dinlediğim hayat hikâyeleri bana ortak bir gerçeği öğretti:
İnsan, kendini değerli hissettiği yerde güçleniyor.
Anlaşıldığı yerde iyileşiyor.
Kendini yalnız hissettiğinde ise, o boşluğu bazen yanlış arkadaşlıklarla, bazen yanlış alışkanlıklarla, bazen de bağımlılıklarla doldurmaya çalışıyor.
İşte bu yüzden bu soruyu soruyorum.
Çünkü bazen insanlar kayboldukları için yalnız kalmıyor; uzun süre anlaşılmadıkları, dinlenmedikleri ve kendilerini ait hissedecek bir yürek bulamadıkları için yavaş yavaş hayattan uzaklaşıyorlar.
Elbette her hikâye aynı değildir.
Ama her insanın ortak bir ihtiyacı vardır:
Görülmek...
Duyulmak...
Olduğu hâliyle kabul edilmek...
Bizler büyürken çoğu zaman güçlü olmayı öğrendik.
"Ağlama."
"Geçer."
"Güçlü ol." denildi.
Ama kırıldığımızı anlatmayı, incindiğimizi ifade etmeyi ve yardım istemenin de bir cesaret olduğunu pek öğrenemedik.
Belki de bugün yetişkin bedenlerimizin içinde hâlâ teselli edilmeyi bekleyen çocuklar yaşıyor.
İşte bu yüzden mesele sadece çocuklarımız değildir.
Mesele; çocukluğundan bugüne yaralarını sessizce taşıyan bütün insanlardır.
Biz çocuklarımız için en iyi okulları seçiyoruz, iyi bir gelecek kurmaları için çabalıyoruz.
Peki ya onların yüreklerini ne kadar tanıyoruz?
Korkularını…
Hayallerini…
Sustuklarında anlatamadıklarını…
Yoksa kendi yarım kalmış hayallerimizi onların omuzlarına yüklerken, onların sesini duymayı mı unutuyoruz?
Hayat, insana en büyük dersleri çoğu zaman yaşatarak verir.
Yıllar geçtikçe anlıyoruz ki en derin yoksulluk sevgisizliktir.
En ağır yalnızlık anlaşılmamaktır.
En büyük zenginlik ise, bir insanın "Ben senin yanındayım." diyebileceği güvenli bir yüreğe sahip olmasıdır.
Belki de bugün kendimize şu soruyu sormanın tam zamanıdır:
Ben, bana emanet edilen insanların yükünü artıran biri miyim; yoksa yükünü hafifleten biri mi?
Çünkü bazen bir insanın hayatını değiştiren şey, büyük nasihatler değildir.
Tam zamanında söylenmiş küçücük bir cümledir:
"Anlat… Seni dinliyorum."
Kıymetli gönül dostlarım…
Belki de bu yazıyı bitirdiğinizde başkalarını değil, önce kendinizi düşünün.
Bugün kimi gerçekten dinlediniz?
Kimin sessizliğini fark ettiniz?
Kime sevgiyi hissettirdiniz?
Ve kendi yüreğinizin sesini en son ne zaman duydunuz?
Belki de bir toplumu değiştirecek olan şey; büyük vaatler değil, evlerimizin içinde yeniden kuracağımız güven, merhamet ve samimiyettir.
Haftaya yine hayatın içinden, birlikte düşüneceğimiz ve belki de kendimizi yeniden keşfedeceğimiz başka bir konuyla buluşmak dileğiyle… Çünkü değişim, doğru soruyu sormaya cesaret ettiğimiz anda başlar...
Sevgiyle, umutla ve farkındalıkla kalın...