Bazen insanın içinde bir cümle büyür… uzun süre sessizce kalır ve bir gün her şeyi anlatmak ister.

İşte böyle bir yerden başlıyor bu yazı.

İnsan bazen hastalanır. Ama her hastalık bedenle başlamaz. Bazısı duyulmayan duygulardan başlar. Görülmeyen ihtiyaçlardan… söylenmeyen sözlerden…

Ve en sessiz olanı da şudur: anlaşılmamak.

Bağ kuramadığımız bir yerde insan yavaş yavaş içten içe uzaklaşır. Bu uzaklaşma her zaman fark edilmez. Çünkü dışarıdan bakıldığında hayat devam ediyordur. Okul, iş, aile, sorumluluklar…

Ama içeride başka bir şey olur. Boşluk büyür.

Birçok hikâyeye temas ettikçe şunu daha net görmeye başladım…

Bir gençle konuştuğumda çoğu zaman şunu duyuyorum: “Evde vardım ama yok gibiydim.”

Bir anneyle konuştuğumda: “Elimden geleni yaptım ama yetmedi.”

Bir babayla karşılaştığımda ise: “Nerede yanlış yaptım bilmiyorum.”

Bu cümlelerin hepsi aslında aynı yere çıkıyor: Duyulmayan hikâyelere.

İnsan, görülmediği yerde yalnızlaşır.

Duyulmadığı yerde içine çekilir.

Ve anlaşılmadığı yerde başka yollar arar.

Bazen bu yol sağlıklı olur…

Bazen de insanı zorlayan, yıpratan bir yola dönüşür.

Bağımlılıkla mücadele alanında şunu çok net görüyorum: Birçok davranışın arkasında aslında “bir şey eksik” hissi vardır. Ve o eksiklik çoğu zaman konuşulmadığı için büyür.

Bir genç için bu eksiklik bazen ilgi eksikliğidir.

Bir evlat için güven eksikliği…

Bir ebeveyn için anlaşılma eksikliği…

Ve bu eksiklikler biriktiğinde, insan bazen onları yanlış yerlerde doldurmaya çalışır.

Madde, davranış ya da başka bir kaçış… fark etmez. Hepsinin altında aynı şey vardır: boşluk.

Ama burada en önemli mesele suçlamak değildir.

Bir anne-babanın görevi sadece büyütmek değildir. Görmek, duymak ve anlamaya çalışmaktır.

Bir evladın görevi sadece itaat etmek değil; hislerini ifade edebilmektir.

Ve bir bireyin sorumluluğu da kendi iç sesini duyabilmeyi öğrenmektir.

Çünkü bağ kurulamayan yerde, boşluk büyür.

Boşluk büyüdüğünde ise insan bir çıkış arar.

Belki de en çok unuttuğumuz şey şudur:

İnsan insana sadece sözle değil, dikkatle bağlanır.

Bir bakışla…

Bir dinlemeyle…

Bir “buradayım” hissiyle…

Ben şuna inanıyorum:

İnsan, duyulduğu yerde iyileşir.

Anlaşıldığı yerde sakinleşir.

Ve sevildiğini hissettiği yerde güçlenir.

Belki de bu hikâyenin en önemli cümlesi şudur:

Kimse gerçekten duyulmadan iyileşmez.

Belki de bu hafta, hepimiz biraz daha yavaşlayıp birbirimizi gerçekten duymayı deneriz…

Çünkü bazen büyük değişimler değil, küçük bir “seni duyuyorum” cümlesi her şeyi başlatır.

Haftaya yeniden, aynı hikâyelerin içinden ama biraz daha fark ederek buluşmak dileğiyle...