Belki de mesele haklı olmak değil, birbirimizi gerçekten duyabilmek…
Değerli dostlarım, kıymetli okuyucularım;
Her hafta sizlerle buluşurken yalnızca bir konu hakkında yazmıyorum.
Biraz hayatlarımızın içinden süzülenleri, biraz sustuklarımızı, biraz söyleyemediklerimizi ve çoğu zaman kendimize bile itiraf edemediklerimizi birlikte kaleme alıyoruz.
Çünkü bu satırlar yalnızca benim değil…
Senin, benim, bizim hikâyelerimizden geçiyor.
Belki de bu hafta kendimize biraz zor, biraz can acıtıcı bir soru sormalıyız:
Biz gerçekten anlaşılmak mı istiyoruz, yoksa haklı çıkmak mı?
Bir düşünelim…
Sen haklı olduğunda, karşındaki mutlaka haksız mı?
Karşındaki haklı olduğunda, sen mutlaka haksız mı?
Belki de tartışmalarımızın en büyük yanılgısı tam burada başlıyor.
Çünkü çoğu zaman birbirimizi anlamaya çalışmak yerine, kendi doğrumuzu kabul ettirmeye çalışıyoruz.
Oysa iki insan aynı olaya iki farklı pencereden bakabilir.
Birimiz yaşadığımız acının içinden konuşurken, diğerimiz kendi hayat tecrübemizin içinden konuşabiliriz.
Fikir ayrılığı, birimizin doğru diğerimizin yanlış olması demek değildir.
Belki de asıl mesele, aynı düşünmek değil; farklı düşünürken birbirimizin kalbine zarar vermemeyi öğrenmektir.
Çünkü dinlemek, kabul etmek değildir.
Dinlemek;
“Ben senin söylediklerine katılmıyorum ama seni anlamaya çalışıyorum.” diyebilmektir.
Ne kadar basit görünüyor, değil mi?
Ama hayatlarımızdaki pek çok kırgınlık, konuşamadığımız için değil, gerçekten dinlemediğimiz için büyüyor.
Bir anne çocuğunu dinlemiyor.
Bir baba evladının ne hissettiğini sormadan kendi doğrusunu anlatıyor.
Bir eş, karşısındakinin cümlesi bitmeden cevabını hazırlıyor.
Bir dost, kendi yaşadıklarını ölçü kabul edip diğerinin hikâyesini küçümsüyor.
Ve sonra…
Aynı evin içinde iki yabancı.
Aynı sofrada iki suskun insan.
Aynı hayatın içinde birbirine ulaşamayan iki kalp…
Belki de kimsenin kötü olmadığı, ama kimsenin birbirini gerçekten duymadığı hikâyeler bunlar.
Anlaşılmamak acıtır.
Ama anlaşılmaya çalışılmamak daha da acıtır.
Ve tam burada hayatın en ağır gerçeklerinden biriyle karşılaşıyoruz…
Dinlenilmeyen insan nereye gider?
Kendini anlatacak bir kulak bulamadığında ne yapar?
İçindeki acıyı kime anlatır?
Kırgınlığını, yalnızlığını, korkusunu, değersizlik duygusunu nereye bırakır?
İşte dünyanın en acı hikâyelerinin bir kısmı tam da burada başlıyor.
Bazen bir insanın hayatına bir madde giriyor.
Bazen alkol…
Bazen kumar…
Bazen ekranlar, oyunlar, ilişkiler, alışveriş, başka başka kaçışlar…
Çünkü insan bazen bağımlı olduğu şeyi değil, o şeyin kendisine hissettirdiği kaçışı arıyor.
Bir anlığına susmak…
Bir anlığına unutmak…
Bir anlığına acıyı hissetmemek…
Bir anlığına kendini değerli hissetmek…
Bir anlığına bir yere ait olduğunu sanmak…
Ve belki de en acısı;
“Beni kimse dinlemiyor.” diyen bir insanın, kendisini dinlediğini sandığı bir şeye tutunması…
Elbette her bağımlılığın tek bir nedeni yoktur.
Ama dinlenilmemek, görülmemek, yalnızlık ve duygusal boşluk bazı insanların kaçış arayışını derinleştirebilir.
İşte bizim dinlediğimiz hayat hikâyelerinin çoğunda da insanın şu cümleyle karşılaşması tesadüf değildir:
“Keşke o zaman biri beni gerçekten dinleseydi…”
Ne acı bir cümle…
Çünkü bazen bir insanın ihtiyacı akıl vermek değildir.
Birinin onu kurtarması da değildir.
Sadece yanında oturup,
“Anlat… Ben buradayım.” demesidir.
Belki bir çocuğun hayatında bunu zamanında duyabilmesi, yıllar sonra yaşayacağı birçok savrulmanın önüne geçebilir.
Belki bir annenin, bir babanın, bir eşin, bir dostun gerçekten dinlenmesi; onun kendisini yalnız hissetmemesine yardımcı olabilir.
Ama burada da çok önemli bir sınır var:
Bir insanı dinlemek, onun her davranışını onaylamak değildir.
Sevgi, sınırsız hoşgörü değildir.
Kabul etmek, yanlış olanı doğru kabul etmek değildir.
Bir insanı anlamaya çalışırken kendi sınırlarımızı da koruyabiliriz.
Yanlış karşısında konuşabiliriz.
Hatta gerektiğinde güçlü bir şekilde “Hayır.” diyebiliriz.
Çünkü susmak her zaman erdem değildir.
Bazen yanlış karşısında susmak, yanlışa ortak olmaktır.
Ama hakkı bildirmek ile haddini aşmak arasında çok ince bir çizgi vardır.
Bir insanın hatasını söylemek başka, onu ezmek başka…
Sınır koymak başka, karşımızdakini değersizleştirmek başka…
İşte hayat, bize bu ince çizgiyi öğretmeye çalışıyor.
Bir de kendimize dürüst olalım:
Bizi gerçekten dinleyen, seven, destekleyen, hayatımıza güç ve anlam katan insanları sırf haklı çıkmak uğruna tüketmeyelim.
Çünkü bazı insanlar hayatımıza yalnızca eşlik etmez.
Bize güç verir.
Düştüğümüzde kaldırır.
Kendimize inanamadığımızda bize inanır.
Bazen tek bir cümlesiyle içimizde yeniden bir ışık yakar.
Ama biz onların varlığını çoğu zaman yanımızdayken yeterince fark etmeyiz.
Onların sevgisini, emeğini ve sabrını sanki sonsuza kadar bizimle kalacakmış gibi görürüz.
Sonra bir gün…
Yorulurlar.
Kırılırlar.
Sessizleşirler.
Ve giderler.
İşte o zaman insan, bazı insanların hayatındaki yerini kaybettiğinde aslında ne kadar büyük bir boşluk bıraktığını anlar.
Ama bir insan hayatımızdan çıktığında değeri azalmaz.
Eksilen onun değeri değil, bizim hayatımızdaki varlığıdır.
Bize verdiği güç, bizim değersiz olduğumuz için bize verilmiş bir lütuf değildir.
Onun kendi değerinden bize yansıyan bir güzelliktir.
Bu yüzden gerçekten seven bir insanı sürekli kendisini kanıtlamak zorunda bırakarak tüketmeyelim.
Haklı çıkmak uğruna, bizi gerçekten seven insanları kaybetmeyelim.
Çünkü bazı tartışmaların kazananı yoktur.
Sadece kaybedilen insanlar vardır.
Ve insan bazen en büyük pişmanlığını, karşısındaki insanın sustuğu gün yaşar.
Çünkü o suskunluk çoğu zaman öfke değildir.
Bazen;
“Artık kendimi anlatmaktan yoruldum.” demektir.
Bazen;
“Beni anlaman için daha ne söylemem gerekiyor?” demektir.
Bazen de;
“Seni kaybetmek istemiyorum ama kendimi de kaybetmek istemiyorum.” demektir.
İşte bu yüzden hepimizin hayatında bir kez olsun durup kendimize bakmamız gerekiyor.
Çocukken dinlenmemiş olabiliriz.
Susturulmuş olabiliriz.
Bize yapılan haksızlıkların yarasını yıllarca taşıyor olabiliriz.
Ama geçmişte bize yapılanlar, bugün başkasına aynısını yapma hakkı vermez.
Yaşadığımız acı, başkasına acı çektirme ruhsatı değildir.
Gerçek güç, bize yapılanı yapabilecek güce sahip olduğumuz halde yapmamaktır.
Öz güven;
“Ben de varım.” diyebilmektir.
Ego ise;
“Ben varsam, sen sus.” diyebilir.
İşte aradaki çizgi burada.
Kendi sesimizi duyururken başkasının sesini kısmamak…
Kendi sınırımızı korurken başkasının sınırını ihlal etmemek…
Kendi doğrumuzu savunurken başkasının insanlığını küçümsememek…
Belki de gerçek olgunluk tam olarak budur.
Çünkü hepimizin bir hikâyesi var.
Kiminin yarası görünür, kimininki görünmez.
Kimi acısını ağlayarak yaşar, kimi kahkahasının arkasına saklar.
Kimi konuşarak yardım ister, kimi sessizleşerek…
Bu yüzden birbirimize hüküm vermeden önce biraz daha dinlemeye ihtiyacımız var.
Fikirlerimiz farklı olabilir.
İnançlarımız, seçimlerimiz, hayata bakışımız farklı olabilir.
Hatta birbirimize itiraz edebiliriz.
Ama birbirimizin insanlığına dokunmayalım.
Çünkü;
Fikir ayrılığı başka, duygu düşmanlığı başkadır.
Belki de hayat bize “Kim haklı?” sorusundan çok daha değerli bir soru soruyor:
“BİRBİRİMİZİ KAYBETMEDEN NASIL KONUŞABİLİRİZ?”
Gelin bu hafta bir tartışmayı kazanmak yerine bir insanı kazanmaya çalışalım.
Bir kez olsun cevap vermeden önce dinleyelim.
Bir kez olsun haklılığımızı değil, karşımızdaki insanın kalbini düşünelim.
Belki bir çocuğu…
Belki bir anneyi…
Belki bir babayı…
Belki bir eşi…
Belki bir dostu…
Belki de yıllardır kendi içimizde susturduğumuz kendimizi…
Çünkü hayatın sonunda kaç tartışmayı kazandığımızı kimse hatırlamayacak.
Ama bir insanın zor zamanında yanında olup olmadığımızı…
Bir kalbi kırıp kırmadığımızı…
Bir insan konuşurken gerçekten onu dinleyip dinlemediğimizi…
Belki de en çok bunları hatırlayacağız.
Ve belki bir gün çok geç olmadan anlayacağız:
Bazı insanlar hayatımıza yalnızca eşlik etmek için değil, bize güç olmak için gelir.
Onları haklı çıkmak uğruna kaybetmeyelim.
Çünkü bazı insanların kıymetini kaybettikten sonra anlamak, insanın kendi elleriyle yazdığı en acı pişmanlıklardan biridir.
Belki de bugün kazanılması gereken bir tartışma değil…
Korunması gereken bir kalp vardır.
Ve belki de bu hafta kendimize soracağımız en önemli soru şudur:
“BEN HAKLI ÇIKMAYA MI ÇALIŞIYORUM, YOKSA GERÇEKTEN ANLAMAYA MI?”
Bir sonraki hafta yeniden buluşmak dileğiyle…
Kalbinizin sesini duyduğunuz, başkasının kalbine de kulak verebildiğiniz bir hafta olsun.
Sevgiyle, anlayışla ve biraz daha az hüküm verip biraz daha çok dinleyerek…