Kıymetli okuyucularım,

Bu hafta sizlerle iki kelimenin içine sığdırılmış kocaman bir hayatı konuşmak istiyorum:

Her şeye rağmen…

Bazen bir insanın hayata tutunma biçimidir bu iki kelime.
Bazen yaşadığı acının karşısında sessizce ayakta kalışıdır.
Bazen de kimsenin görmediği bir mücadelenin adıdır.

Ama hiç düşündük mü?

Her şeye rağmen neyi sürdürüyoruz?
Neye tutunuyoruz?
Ve bütün bunların içinde kendimizi nerede bırakıyoruz?

Belki de bu iki kelimenin içinde, henüz kendimize bile sormaya cesaret edemediğimiz bir soru saklıdır.

Çünkü insanın mücadelesi her zaman dışarıda değildir. Bazen en büyük mücadele, kendi zihninde başlar.

Bir düşünce gelir, tekrar ederiz.
Bir duygu gelir, ona inanırız.
Bir davranış tekrarlandıkça alışkanlığa dönüşür.
Alışkanlıklar çoğaldıkça da hayatımızın normalini oluşturmaya başlar.

Sonra bir gün fark ederiz ki bizi yöneten artık biz değiliz; tekrar tekrar yaptıklarımızdır.

İşte bağımlılığın görünmeyen taraflarından biri de burada başlar.

Bağımlılık denildiğinde çoğumuzun aklına önce madde gelir. Oysa insanın bağ kurma biçimi bundan çok daha geniştir. İnsan bir maddeye bağımlı olabileceği gibi; öfkeye, geçmişe, sürekli onaylanma ihtiyacına, bir ilişkiye, bir alışkanlığa, hatta kendi acısına bile bağımlı hâle gelebilir.

Elbette madde bağımlılığı ciddi ve profesyonel destek gerektirebilen bir süreçtir. Bir insanın “Bırakacağım.” diyebilmesi çok kıymetli bir başlangıçtır. Fakat iyileşme yalnızca maddeyi hayatından çıkarmakla sınırlı değildir. İnsanı tekrar tekrar aynı yere götüren duyguyu, düşünceyi, alışkanlığı ve kaçış biçimini de fark etmek gerekir.

Çünkü bazen insan maddenin kendisinden çok, maddenin kendisine hissettirdiği hâli arar.

Unutmayı…

Kaçmayı…

Zihnindeki gürültüyü susturmayı…

Taşıyamadığı bir acının üzerine perde çekmeyi…

Bu nedenle bağımlılıkla mücadele eden bir insana yalnızca “İradeni kullan ve bırak.” demek, onun yaşadığı mücadelenin tamamını görmemektir.

Belki daha doğru soru şudur:

“Seni buna götüren neydi?”

Çünkü iyileşmenin önemli adımlarından biri, yalnızca neyi bıraktığını değil; neden ona ihtiyaç duyduğunu anlayabilmektir.

Bilim bize bağımlılığın beynin ödül, motivasyon, öğrenme ve alışkanlık sistemleriyle ilişkili karmaşık bir süreç olduğunu anlatıyor.

İnsan ise yüzyıllardır yalnızca davranışlarını değil, kendi iç dünyasını da anlamaya çalışıyor.

İnançlar, düşünce gelenekleri ve farklı manevi yaklaşımlar insana başka bir soruyu hatırlatıyor:

“Kendine ne kadar bakıyorsun?”

Elbette herkes bu soruya kendi inancı, dünya görüşü ve hayat tecrübesi üzerinden farklı bir cevap verebilir.

Ancak hangi pencereden bakarsak bakalım, ortak bir gerçek var:

İnsan kendisini tanımadan, kendisini dönüştürmekte zorlanır.

Bir düşünelim…

Sürekli öfkelendiğimiz bir insan var. Her karşılaşmamızda aynı cümleleri kuruyor, aynı kırgınlığı yeniden yaşıyor, aynı öfkeyi büyütüyoruz.

O insan yanımızda değilken bile zihnimizde yaşamaya devam etmiyor mu?

Öyleyse gerçekten ondan mı uzağız?

Yoksa onunla ilgili düşüncelerimize mi bağlıyız?

Bir başka örnek…

Yıllardır kendisini değersiz hisseden bir insan düşünün. Ne kadar başarılı olursa olsun, birilerinin “Aferin.” demesine ihtiyaç duyuyor. Zamanla kendi değerini kendi gözleriyle değil, başkalarının bakışıyla ölçmeye başlıyor.

Bu da insanı görünmeyen bir bağımlılığın içine çekebilir.

Bir başkası geçmişine tutunur:

“Ben bunu yaşadım, artık böyleyim.”

der.

Bir diğeri acısına…

Acısı iyileşirse yaşadıklarının anlamını kaybedeceğini düşünür.

Bir başkası alışkanlıklarına…

Kendisine zarar verdiğini bildiği hâlde, yalnızca tanıdık olduğu için aynı yerde kalır.

İşte burada “her şeye rağmen” sözünü yeniden düşünmemiz gerekiyor.

Her şeye rağmen devam etmek her zaman güç müdür?

Bazen değildir.

Bazen devam etmek yalnızca alışkanlığın sürdürülmesidir.

Bazen dayanmak, iyileşmeyi geciktirmektir.

Bazen vazgeçmemek, kendimizden vazgeçmektir.

Belki gerçek güç, her şeyi taşımakta değil; hangi yükü artık taşımamamız gerektiğini fark etmekte saklıdır.

Bu yüzden bağımlılıkla mücadele eden bir insana da, hayatının herhangi bir yerinde sıkışıp kalmış bir insana da önce yargıyla değil, anlayışla yaklaşmalıyız.

“Nasıl bunu yaparsın?” demek kolaydır.

Asıl mesele,

“Seni buraya getiren ne oldu?”

diye sorabilmektir.

Çünkü bir insanın davranışını görmek kolaydır.

Asıl maharet, o davranışın arkasındaki insanı görebilmektir.

Ve belki de bu hafta hepimizin kendi hayatına tutacağı küçük bir ışık var:

Her şeye rağmen neyi koruyorum?

Değerlerimi mi?

Sevgimi mi?

Umutlarımı mı?

Yoksa artık bana hizmet etmeyen bir alışkanlığı mı?

Bazen hayat bizden daha fazla dayanmayı değil, başka türlü yaşamayı öğrenmemizi ister.

Bazen yeni bir kapı açmak için eski bir kapının önünden ayrılmak gerekir.

Bazen yardım istemek gerekir.

Bazen affetmek…

Bazen bırakmak…

Ve bazen insanın kendisi için verebileceği en büyük karar, yıllardır sürdürdüğü bir döngüyü değiştirmeye cesaret etmektir.

Çünkü yardım istemek zayıflık değildir.

Bazen insanın kendisine verdiği en güçlü değerdir.

Şimdi biraz duralım ve kendimize soralım:

Benim “her şeye rağmen”im ne?

Bir insan mı?

Bir korku mu?

Bir alışkanlık mı?

Bir kırgınlık mı?

Bir madde mi?

Yoksa yıllardır kendime anlattığım ve artık gerçek sandığım bir hikâye mi?

Belki cevabı hemen bulamayacağız.

Zaten bazı sorular cevap vermek için değil, insanı kendisiyle karşılaştırmak için sorulur.

Belki “her şeye rağmen” artık yalnızca bir direnme cümlesi değildir.

Belki bir uyanış cümlesidir.

Her şeye rağmen kendimi seçiyorum.

Her şeye rağmen umudu seçiyorum.

Her şeye rağmen yeniden başlamayı seçiyorum.

Çünkü gerçek özgürlük, hiçbir şeye bağlı olmamak değildir.

Gerçek özgürlük; neye bağlandığını bilmek, neden bağlandığını anlamak ve gerektiğinde kendini yeniden seçebilmektir.

Kıymetli okuyucularım,

Belki bu hafta sizden geriye yalnızca tek bir soru kalsın istiyorum:

“Ben neye rağmen yaşıyorum ve kendimden vazgeçmeden nasıl yaşayabilirim?”

Belki bu sorunun cevabı bugün gelmeyecek.

Belki bir gece sessizliğinde…

Belki bir sabah yürüyüşünde…

Belki hiç beklemediğiniz bir anda içinizde bir kapı açılacak.

Ve belki o kapının ardında, yıllardır aradığınız cevap değil; kendinize yeniden bakabilmenin cesareti olacak.

Çünkü insan kendisine dürüstçe bakmaya başladığı gün, değişimin ilk adımını atmış olur.

Dostlar, hayat hepimize farklı hikâyeler yazıyor.

Kimi zaman bir sayfasında hüzün, kimi zaman umut, kimi zaman yeniden başlama cesareti var.

Bizim işimiz bütün sayfaları değiştirmek değil.

Kendi hikâyemizin içinde kendimizi kaybetmemek.

Belki bu haftaki “Her Şeye Rağmen” yazısı, içinizde küçük bir soru bırakır.

Siz o soruyu taşıyın…

Belki cevabı hemen bulmayın.

Çünkü bazı cevaplar aranmaz; insan hazır olduğunda kendiliğinden görünür.

Ben de haftaya, hayatın başka bir sayfasından, başka bir hikâyenin içinden, başka bir sorunun izini sürerek yeniden burada olayım.

Kendinize iyi bakın.
Kendinizden vazgeçmeden, kendinize doğru yürümeyi unutmayın.

Ve unutmayın;

Bazen hayata “her şeye rağmen” tutunmak değil,
kendine rağmen yaşamaktan vazgeçip kendini seçmek gerekir.

Haftaya, hayatın başka bir yerinden, başka bir hikâyenin içinden yeniden buluşmak dileğiyle…

Sevgiyle kalın.