Okullar açılıyor…

Çantalar hazırlanıyor, defterler kaplanıyor, formalar giyiliyor. Evlerde tatlı bir telaş, yeni bir heyecan var. Kimi anne-baba ilk çocuğunu okula göndermenin heyecanını yaşarken, kimi yılların tecrübesiyle üçüncü, beşinci çocuğunu uğurluyor.

Ama bir şeyi unutmamalıyız:

Her çocuk aynı kapıdan çıkmıyor.

Kiminin arkasında anne-babası var, kiminin yanında büyük bir kardeşi… Kimi çocuk okul masraflarını düşünen bir ailenin sessiz kaygısını taşıyor, kimi yaşından büyük sorumluluklarla büyüyor. Bazı evlerde hayatın şartları daha ağır; anne ya da baba olmayabiliyor. Böyle zamanlarda büyük kardeş, küçük kardeşinin elinden tutarken kendi çocukluğundan da biraz vazgeçebiliyor.

Yani okul çantasının ağırlığı yalnızca kitaplardan ibaret değil.

Her çocuğun çantasında görünmeyen bir hikâye var.

İşte tam da bu yüzden bugün kendimize yalnızca, “Çocuğum başarılı olacak mı?” diye sormak yetmez.

Asıl sorumuz şu olmalı:

Çocuklarımızı hangi dünyaya gönderiyoruz?

Çünkü okul artık yalnızca derslerin, sınavların ve notların olduğu bir yer değil.

Şiddet var. Zorbalık var. Bağımlılık var. Dijital dünyanın kontrolsüzlüğü var. Ve bazen kimsenin fark etmediği sessiz bir yardım çağrısı var.

Okullarda öğrencinin öğrenciye, öğrencinin öğretmene, öğretmenin öğrenciye yönelttiği yanlış davranışlar ya da öfkesini okulun kapısına taşıyan yetişkinler bize aynı gerçeği gösteriyor:

Şiddet bir anda ortaya çıkmıyor; öğreniliyor, görülüyor ve normalleştiriliyor.

Peki çocuk şiddeti nerede öğreniyor?

Bazen evde duyduğu bir cümlede…

Bazen sokakta gördüğü bir davranışta…

Bazen ekranda izlediği görüntülerde…

Bazen de yetişkinlerin birbirleriyle konuşma biçiminde…

Çocuğa “Şiddet çözüm değildir.” derken, öfkelendiğimizde bağırıyor, küçümsüyor, tehdit ediyor veya karşımızdakini dinlemeden hüküm veriyorsak, verdiğimiz mesaj çelişkilidir.

Çünkü çocuklar en çok söylediklerimizi değil, yaptıklarımızı öğrenir.

Bağımlılık konusunda da aynı yerde duruyoruz.

Bağımlılık yalnızca maddeyle başlamaz. Kontrolsüz ekran kullanımı, oyun ve farklı davranışsal alışkanlıklar da zamanla kişinin kontrolünü kaybettiği bir döngüye dönüşebilir.

Burada çocuğumuza korkuyu değil, farkındalığı öğretmeliyiz.

“Yapma.” demek yerine;

Kendini tanı.

Sınırını bil.

Hayır diyebil.

Yanlış ortamdan uzaklaş.

Rahatsız olduğunda konuş.

Ve gerektiğinde yardım iste.

Çünkü yardım istemek güçsüzlük değil, farkındalıktır.

Belki de bütün bunların temelinde, hayata nasıl baktığımız yatıyor.

İnsan çoğu zaman dünyayı kendi penceresinden görür. Oysa gerçek bir farkındalık, yalnızca kendimize değil, karşımızdakine ve bütüne de bakabilmeyi gerektirir.

Kendine bakmak farkındalıktır.

Karşındakine bakmak empatidir.

Bütüne bakmak ise sorumluluktur.

Çocuk yetiştirmek de aslında bu üç bakışın en önemli sınavlarından biridir.

“Ben ne söylüyorum?” diye kendimize bakmalıyız.

“Çocuğum benim davranışımı nasıl görüyor?” diye karşımızdakine bakmalıyız.

Ve en önemlisi;

“Benim bugün yaptıklarım, onun yarınındaki dünyayı nasıl şekillendiriyor?” diye bütüne bakmalıyız.

Çünkü biz çocuklarımızı dünyanın bütün kötülüklerinden koruyamayız.

Ama onlara karşılaştıkları kötülüğü fark edecek, sınır koyacak, doğru ile yanlışı ayırt edecek ve gerektiğinde yardım isteyecek bir bilinç kazandırabiliriz.

Bunun için önce kendimize bakmamız gerekiyor.

Dilimize…

Öfkemize…

İletişimimize…

Çocukların önünde kurduğumuz cümlelere…

İnsanlara karşı gösterdiğimiz saygıya…

Çünkü çocuklarımızın geleceğini yalnızca okullar şekillendirmiyor.

Biz şekillendiriyoruz.

Anne-baba, öğretmen, kardeş, komşu, akraba, arkadaş…

Hepimizin çocukların hayatında bıraktığı bir iz var.

Bazen bir çocuğun ihtiyacı uzun bir nasihat değildir.

Birinin onu gerçekten dinlemesidir.

“Senin yanındayım.” diyebilmektir.

Fark edebilmektir.

Yargılamadan sorabilmektir:

“İyi misin?”

Belki de bugün çocuklarımız için yapabileceğimiz en büyük şey, onların yalnızca karnelerine değil, kalplerine de bakmaktır.

Çocuklarımızı okula gönderiyoruz…

Ama aslında onları yarının dünyasına hazırlıyoruz.

Öyleyse gelin, onlara korkacakları bir dünya bırakmak yerine; kendilerini tanıdıkları, sınırlarını bildikleri, şiddeti değil iletişimi, bağımlılığı değil farkındalığı seçebildikleri bir dünya bırakmak için elimizden geleni yapalım.

Çünkü gelecek, bir gün gelip kapımızı çalmayacak.

Gelecek, bugün yetiştirdiğimiz çocukların elinde bize geri dönecek.

Ve o gün geldiğinde çocuklarımızın bize soracağı en önemli soru belki de şu olacak:

“Bize nasıl bir dünya bıraktınız?”

Cevabımızı o gün vermek için beklemeyelim.

Cevabımızı bugün yaşayalım.

Kıymetli okuyucularım, gelecek hafta yine hayatın içinden, hepimize dokunan başka bir konuyla buluşmak dileğiyle…

Sevgiyle kalın.