Bunca yıkıcı gayrete rağmen…
“İstikbal İslâm’ındır.”
Bu söz, bugün kulağa ne kadar iddialı geliyor, değil mi?
Bir tarafta savaşlar, işgaller, yoksulluklar ve parçalanmış coğrafyalar… Diğer tarafta İslâm dünyasının kendi içerisindeki ayrılıklar, zaaflar ve çözülmeler… Üstelik bütün bunlara, insanlığın değer ölçülerini altüst eden büyük bir kültürel dönüşüm de ekleniyor.
Böyle bir tablo karşısında insan ister istemez soruyor:
Gerçekten istikbal İslâm’ın olabilir mi?
İlk bakışta bu soruya cevap vermek kolay değildir. Çünkü bugün İslâm dünyasının karşı karşıya bulunduğu meseleler küçümsenecek gibi değildir. Fakat meseleye yalnızca bugünün güç dengeleri üzerinden bakarsak büyük resmi kaçırmış oluruz.
Çünkü tarih, yalnızca güçlülerin tarihi değildir.
Nice güçlü devletler kurulmuş, nice büyük imparatorluklar yıkılmıştır. Bir zamanlar dünyanın hâkimi olan nice anlayış, bugün tarih kitaplarının sayfalarında kalmıştır. Buna karşılık insanın vicdanına, adalet duygusuna ve hakikat arayışına hitap eden değerler varlığını sürdürmüştür.
İslâm’ın gücü de yalnızca siyasi veya ekonomik bir güçten ibaret değildir.
İslâm; adaleti, merhameti, kardeşliği, ahlâkı ve insanın yaratılış gayesini merkeze alan bir hayat anlayışıdır. İnsanlığın teknoloji bakımından ilerlemesi, maddî imkânlarının artması, dünyayı küçülten iletişim ağlarının kurulması; insanın huzur, adalet ve anlam arayışını ortadan kaldırmamıştır.
Tam tersine…
İnsan bugün her zamankinden daha fazla hakikate ve güvene ihtiyaç duyuyor.
İşte “İstikbal İslâm’ındır” düşüncesi burada anlam kazanıyor.
Bu söz, Müslümanların hiçbir şey yapmadan geleceğin kendiliğinden İslâm’a ait olacağını söylemek değildir. Aksine büyük bir sorumluluğu hatırlatır.
Eğer istikbal İslâm’ın olacaksa, bunun ilk şartı Müslümanların İslâm’ı yalnızca söylem olarak değil, ahlâk olarak yaşamalarıdır.
Adalet hayatımıza yansımadan adaletten söz edemeyiz.
Merhamet davranışlarımızda görünmeden merhameti savunamayız.
Kardeşlik, sadece dilimizde kalan güzel bir kelimeye dönüşürse onun toplumsal bir karşılığı olmaz.
Bugün belki de en büyük ihtiyacımız, yeniden kendimize dönmek ve şu soruyu sormaktır:
Biz İslâm’ı ne kadar doğru anlıyor ve ne kadar doğru temsil ediyoruz?
Çünkü dünyanın İslâm’a bakışını değiştirecek olan yalnızca sözlerimiz değildir. Bizi gören insanların hayatımızda gördüğü adalet, ahlâk, güven, merhamet ve doğruluktur.
Geçmişin büyük medeniyetlerini meydana getiren ruhu yeniden keşfetmek zorundayız. İlmi yeniden önemsemeli, gençlerimizi iyi yetiştirmeli, düşünmeyi ve üretmeyi öğrenmeli, farklılıklarımızı ayrışma sebebi değil zenginlik olarak görmeliyiz.
İslâm’ın geleceği, sadece başkalarının ne yaptığına bakarak beklenemez.
İstikbal, sorumluluk alanların omuzlarında yükselecektir.
Bu nedenle “İstikbal İslâm’ındır” derken aslında bir müjde kadar bir vazifeyi de dile getiriyoruz.
Gelecek kendiliğinden gelmeyecek.
Onu; ilimle, ahlâkla, adaletle, sabırla ve samimiyetle inşa etmek gerekecek.
Belki bugün şartlar ağır.
Belki İslâm coğrafyası büyük acılardan geçiyor.
Belki dünyada İslâm’ın sesi çoğu zaman yanlış anlaşılabiliyor.
Fakat unutmayalım:
Karanlığın çokluğu, sabahın gelmeyeceği anlamına gelmez.
Yeter ki biz, üzerimize düşen sorumluluğu hatırlayalım.
Yeter ki İslâm’ı önce kendi hayatımızda yaşanır hâle getirelim.
Yeter ki geleceğin nesillerine yalnızca bir miras değil, bir şuur bırakalım.
Çünkü istikbal, sadece yarının adı değildir.
İstikbal; bugün verdiğimiz kararların, yetiştirdiğimiz nesillerin ve yaşattığımız değerlerin yarın aldığı şekildir.
Ve belki de asıl soru şudur:
İstikbal İslâm’ın mı olacak?
Bunun cevabı yalnızca zamana değil, bugün bizim ne yaptığımıza bağlıdır.