Yapraklarımız dere kenarında durdu.
Ve umutlarımız, ses çıkarmadan suya düştü.
Annem,
“Sen gidince ben nasıl…” demişti.
Cümlesi tamamlanmadan babam yanına yaklaştı. Eliyle dudağına dokundu. Evdeki sessizliği incitmek istemiyordu sanki. Duvarların bile kulakları vardı bu aralar.
“Beni duymasınlar,” dedi fısıltıyla. “Gitmem gerek. Biliyorsun.”
Durumlar… demek istedi belki. Ama kelimeyi yutkunarak sustu.
Annemin sesi incecikti.
“Ben sensiz ne yaparım Abdullah? Çok korkuyorum.”
Babam bir süre cevap vermedi. Pencereye baktı. Dışarıda sokak lambası titriyordu. Sonra ağır ağır konuştu:
“Ben gitmezsem, Ebu Bekir gitmezse, Beha gitmezse… Söyle hayatım, o zaman nasıl olacak? Burası bizim vatanımız. Toprağımız. Onlar geldikleri gibi gitmeli.”
Annem başını salladı. Gözlerinden yaşlar aktı ama sesi çıkmadı. Başını babamın omzuna yasladı. Babam onun saçlarını okşadı.
“Bu günler geçecek inşallah,” dedi. “Bir gün bu ülke yeniden nefes alacak.”
O gece babam gitti.
Babamın gidişiyle evin içindeki sesler de çekip gitti. Kapılar daha yavaş kapanıyor, ayak sesleri daha temkinli duyuluyordu. Annem bizi güldürmeye çalışıyor ama gülüşleri yarım kalıyordu. Sorduğumuz sorulara cevap vermiyor, bazen de duymamış gibi davranıyordu.
Okula gitmeyi özlemiştim. Defterlerim çantamda duruyor, kalemlerim hiç açılmıyordu. Annem günlerdir bizi göndermiyordu. Sokaklar artık oyun oynamak için değildi. Patlamalar oluyor, insanların parçaları asfaltın üstünde kalıyordu. Akşam haberleri hep aynıydı: sirenler, bağırışlar, ölü sayıları.
Geceleri annem bizi yatırdıktan sonra seccadesine oturuyordu. Ellerini semaya açıyor, sesi ağlamayla karışıyordu.
“Allah’ım, çocuklarımı koru. Ülkemizi koru…”
Bir gece yine ağladığını duydum. Minik terliklerimi giyip yanına gittim. Elimdeki mendille gözyaşlarını sildim. Bana baktı. Yorgundu. Beni kucağına aldı.
“Seni de mi uyku tutmadı?” dedi.
Sonra ekledi:
“Bu gece benimle uyu, olur mu?”
Yatağa uzandık. Annem sabun gibi kokuyordu. Korku, bir süreliğine uykuya yenildi.
Günlerden salıydı.
Ağabeyim erkenden uyanmıştı. Gözleri ışıl ışıldı.
“Anne, ben hazırım,” dedi. “Gidelim.”
“Nereye?” diye sordu annem.
“Bugün okulda yarışmam var ya. Resim yarışması.”
Annem durdu.
“Hayır,” dedi. “Olamaz.”
Ağabeyimin sesi düştü ama vazgeçmedi.
“Anne lütfen. Söz verdim arkadaşlarıma. Yarışma bitince hemen dönerim. İstersen sen gel al.”
“Gönderemem.”
O an evin içindeki hava ağırlaştı.
“Daha ne kadar saklanacağız?” diye bağırdı ağabeyim.
“Hayatımız altüst oldu. Bitsin artık bu korku!”
Annem sustu. Korkuyu nasıl durduracağını bilmiyordu. Bildiği tek şey, bizi hayatta tutmaktı.
“Oğlum,” dedi sonunda, “başka çaremiz mi var?”
Ağabeyim yanına yaklaştı.
“Söz anne. Çok dikkat ederim.”
Annem başını eğdi. Kabul etti. Ağabeyim ona sarıldı. Birlikte çıktılar. Giderken bizi komşumuz Elali ablaya bıraktılar.
Saatler geçti.
Bir anda yer sarsıldı. Camlar zangırdadı. Patlama sesi evin içine doldu.
“Yere yatın!” diye bağırdı Elali abla.
Yasin’i çekip yere yatırdım. Kalbim göğsümü delip çıkacak gibiydi. Bir süre öyle kaldık. Sonra Elali abla fısıldadı:
“Şimdi aşağı ineceğiz. Sessiz olun.”
Eski evlerin altındaki o karanlık odaya indik. Neden orada olduğumuzu bilmiyordum. Ama Elali ablanın eli sıcaktı. Ona tutundum.
O gün gökyüzü yas tuttu.
Yapraklarımız dere kenarında durdu.
Ve umutlarımız, ses çıkarmadan suya düştü.