Minik ellerim vardı, “kıymetlim” diye doluşan sabahlarım.
Çiçekli bir elbisem, mbakışlarında süzülen bir prensestim.
Saçlarımı ördüğün sabahları listeledim; raf raf dizdim, buket buket…
Kurutttum.
Gittiğin gün, ben de gittim.
Ruhumu toparladım, avuç içlerime sakladım eşsiz kokunu, sonsuz duruşunu.
Ellerime kına sürüşünü…
Yağmurda yok oluşunu, baharın kokusunu seninle uğurladım şemsiyeli sabahlarımı.
Rüzgârın en naif dokunuşunu listeledim.
Kare kare aştım, en derin kuytulara sakladım sensizliğimi.
Seninle ruhumu alıp oraya gönderdim.
Sonra sen diye bir ben bıraktım takvim yapraklarına.
Uzaktan uzağa, kısadan kısaya inen bir pencerem vardı.
Yakın ve kimliksiz bakışların, bir çınar gibi duruşun, vakitsizce gidişin…
Sen veda etmiştin bana.
Söylediğin son cümleler hâlâ kulaklarımda; ıssız ve sessizce damlıyor sabahlarıma.
Sen düşüyorsun aklıma; ıslak bir dere iniyor yanağıma.
Sonra tuzlu, biraz da nemli kalıyor her sabah öptüğün yanaklarım.
Her gelişin bir defaydı oysa.
Anlamamış olmam imkânsız diyorum.
İkinci gelişin veda idi; ıslak şemsiyenle.
Kalbim uyku hâlinde.
Sen gideli gözlerim yeşil kuytulara hâkim, ruhum en derin köşelere çekilmiş.
Issız ve sessizce dinlemekte bu şehri; ışıkları siyah beyaz, limanları kayıp gemiler dolu.
Derin derin batmakta, “kıyamam” diye bakıyor köşelere ağlayan tablolar.
Tuvale karışmış bulgur tenli çocuklar…
Beyaz çoraplar, yaşlı nineler, yolunu kaybetmiş çerçeveler.
Uğradı mı buğday tarlalarına siyah gözlü çocuklar?
İpek tenli örtüler serildi yer yer, köşe köşe mermerler.
Kızılcıklar toplandı, kuruldu kazanlar.
Önce indi çerçeveden anılar.
Sonra toplandı dualar…
Avuçlarım semaya baktı; ben, sende giden bana baktım.
En yakını seçtin.
İkimizi de sessiz bıraktın.
Benim kıymetlim, uğurladım seni salâlarla.
Dualarımda sakladım pamuk sakallarını.
Işık vurdu yüzüne, indi kıbleme.
Sessizce nağmeler sızladı yüreğimde.
Sonra… ellerimde karanfillerle uğurladım bütün güneşli sabahlarımı.
Babası anısına…