Şiir; kimi zaman bir özlem, kimi zaman bir umut, kimi zaman da içimizde saklı kalan duyguların sesi olur. Her satırında ayrı bir anlam, her okuyuşta farklı bir his barındırır. İşte bu yüzden şiir, her birimiz için başka bir kapı aralar.
Kimi zaman bir duygunun en sade hali, kimi zaman bir isyanın en güçlü sesi. Peki, şairler şiiri nasıl tanımlar? Onlar için şiir ne ifade eder?
İlk sözü Orhan Veli Kanık alıyor:
“Şiir, halktan kopuk olmamalı. Benim için şiir; süslü sözlerden uzak, herkesin anlayabileceği bir anlatımdır. Sokakta yürüyen insanın da kendinden bir şey bulabildiği dizeler yazmak isterim.”
Onun ardından Cemal Süreyya düşüncelerini paylaşıyor:
“Şiir, biraz eksik bırakılmış bir duygudur. Okuyucu o eksikliği kendi kalbiyle tamamlar. Bu yüzden şiir, yalnızca yazanın değil, okuyanındır da.”
Toplumsal duyarlılığıyla tanınan Nazım Hikmet ise şiire daha geniş bir pencereden bakıyor:
“Şiir, insanı anlatır. Acıyı da umudu da. Benim için şiir, insanlara umut verebildiği sürece anlamlıdır. Çünkü şiir, hayatın ta kendisidir.”
Daha farklı bir bakış açısıyla Ahmet Haşim söze katılıyor:
“Şiir, anlamdan çok his meselesidir. Okuyucu her zaman şiiri çözmek zorunda değildir. Bazen bir dize, sadece kalpte bir iz bırakmak için vardır.”
İkinci Yeni’nin önemli isimlerinden Turgut Uyar ise şiirin içsel yönüne dikkat çekiyor:
“Şiir, insanın kendini arama yolculuğudur. Her dize, biraz daha kendine yaklaşmaktır. Bazen bir kelime, bir insanın bütün hikâyesini anlatabilir.”
Son olarak Edip Cansever düşüncelerini şu sözlerle ifade ediyor:
“Şiir, insanın iç dünyasını dışa vurduğu en özel alandır. Her şiir, biraz da şairin kendisidir. Bu yüzden şiir yazmak, kendinle yüzleşmektir.”
Bu farklı bakış açıları bize açıkça gösteriyor ki şiirin tek bir tanımı yoktur. Kimi zaman yalın bir anlatımın içinde kendini gösterir, kimi zaman derin duyguların en gizli köşelerinde filizlenir, kimi zaman da toplumun sesi olarak yükselir. Her şair, kendi dünyasından süzdüğü anlamlarla şiire farklı bir renk katar. Ancak bütün bu farklılıkların ötesinde değişmeyen tek şey, şiirin insanla ve hayatla kurduğu o güçlü, kopmaz bağdır.
Şiir; bazen loş bir sokak lambasının altında dalıp giden bir düşüncede, bazen bir kalp kırıklığının sessizliğinde, bazen de umutla kurulan yarınların sıcaklığında karşımıza çıkar. Gündelik hayatın sıradan anlarını bile anlamlı kılan bir dokunuş gibidir. Bir bakarsınız bir dizede çocukluğunuzla karşılaşırsınız, bir bakarsınız unuttuğunuz bir duyguyla yeniden tanışırsınız.
Şiirin gücü belki de tam burada saklıdır:
Az sözle çok şey anlatabilmesinde…
Söylenmeyeni hissettirmesinde…
Okuyan her insanda farklı bir iz bırakabilmesinde…
Çünkü şiir, yalnızca yazılan değil, aynı zamanda hissedilen ve yaşanan bir sanattır.
Sonuç olarak şiir; insanın kendini ifade etme biçimlerinden biri olmanın ötesinde, aynı zamanda kendini anlama yolculuğudur. Her okunuşta yeniden anlam kazanan, her yürekte farklı bir şekilde yankılanan bu özel anlatım biçimi, insan var oldukça yaşamaya devam edecektir. Ve her seferinde bize, kendimizi yeniden hatırlatacaktır.
İşte metninden yola çıkarak kapağa uygun kısa ve etkileyici alıntı seçenekleri:
1.
“Şiir, insanın kendine söylediği en içten sözdür.”
2.
“Şiir; az sözle çok şey anlatan, kalpten kalbe kurulan bir köprüdür.”
3.
“Şiir, hayatın içinden süzülen duyguların en sade halidir.”
4.
“Her şiir, insanın kendini anlama yolculuğundan bir iz taşır.”
5.
“Şiir, bazen bir anı, bazen bir umut, ama her zaman insandır.”
Yunus Emre
“Söz ola kese savaşı, söz ola kestire başı”
Yunus Emre’ye göre söz (şiir), çok güçlüdür. Şiir; insanı kırabilir de iyileştirebilir de. Bu yüzden şiir, gönülden ve sevgiyle söylenmelidir.
Bir başka anlayışı:
Şiir, Allah sevgisini ve insan sevgisini anlatmanın bir yoludur. Sade ve anlaşılır olmalıdır.
Mevlâna
“Şiir, gönlün dilidir” anlayışına sahiptir.
Mevlana’ya göre şiir, akılla değil kalple yazılır. Şiir; insanın içindeki aşkı, özellikle ilahi aşkı ifade etmenin en güzel yoludur.
Bir düşüncesi özetle:
“Söz, kalpten çıkarsa kalbe ulaşır.” Yani şiirin etkili olması için samimi olması gerekir.