Sabah işe gelirken bir çocuk ve annesi ile karşılaştım. Aslında bu ilk karşılaşmamız değildi. Evimin yakınındaki marketten işe gelmeden bazen simit almak için uğrardım. Bugün de öyle oldu. Bu tatlı kız ve annesini o marketin önünde gördüm. Selam verdim. Markette sahibi amcanın önerdiği üç simidin içinden en tereyağlı olanı seçip durağa doğru yürümeye başladım. Bazı günler işe otobüsle gitmek ilginç bir şekilde hayat kalitemi artırıyor ama siz bu söylediğimden hiçbir şey anlamayacaksınız biliyorum. Nasıl yani, otobüsle işe gitmenin nesi hayat kalitesini artırır ki... Buna çok cevabım var elbette ama o da başka zamanların konusu olsun.
Durağa vardığımda aynı anne kız orada benim beklediğim otobüsü bekliyordu. Yanlarına oturdum. Geciken otobüse söylenen kadının huzursuzluğunu fark etmiş olacak ki kızı kalkıp annesini oyalamak ister gibi bir şeyler söylemeye, durmaksızın sorular sormaya başladı: "Anne bu taş neden bu şekilde?", "Geçen arabaların altına şu kozalakları atmak istiyorum...", "A bak az evvelkinden daha uzağa gitti gördün mü, sana söylemiştim ablamdan daha kuvvetliyim!"

Saçları beline kadar örülüydü. İçimden bir sürü kere maşallah dedim, neme lazım nazarım falan değer. İsmini merak ettim kızın; çünkü annesi hep sevgi sözcükleriyle, şefkatle sesleniyordu ona. "Bitanem, kızım, yavrucağım, annem..." Kızın kendi kendine sohbet etmesine, şarkılar söylemesine, çevresiyle konuşurken gözlerini kaçırmayışına, kendini ifade ediş şekline bakınca kendi çocukluğum canlandı gözümde. Hatta birçoğumuzun çocukluğu… Çocukken henüz dokunulmamış özgüvenimiz ve benliğimiz… Büyüdükçe gelişen kimliğimizle birlikte kırılan özgüvenimiz.
Nerede kırıldı diye düşündüm sonra özgüvenimiz ilk? Birimizin heyecanla anlattığı bir hayalinin "büyüyünce geçer" denilerek küçümsenmesiyle, birimizin parmak kaldırıp yanlış cevap verdiği o ilk dersteki alaycı gülüşlerle, bir başkamızın ise kendi renklerini yaşamak isterken sürekli başkalarıyla kıyaslanıp yetersiz hissettirilmesiyle... Kimi zaman reddedilme korkusuyla sustuğumuz bir anda, kimi zaman da sadece 'farklı' olduğumuz için aldığımız o soğuk eleştirilerle zedelendi işte. Küçükken kocaman olan o güvenimiz… Kendimize ve hayallerimize olan isteğimiz… Zamanla kendini büyük bir güvensizliğe bıraktı. Hatta bir ara kaybolduk o güvensizlikte. Ama hayat bir şekilde ayağa kalkmayı gerektirdiği için ve hiçbir acı sonsuza dek sürmeyeceği için, aynı özgüven ve istekle olmasa da kalktık altında kaldıklarımızın. Ne dememiz gerekiyor burada: Binlerce şükürler olsun.
Cesaretimizi, o uçsuz bucaksız hayallerimizi ve isteklerimizi çocukluğumuzda bırakmadığımızda büyümüş oluyoruz. Bende öyle oldu en azından. Verdiğim kayıplarla kapanan kapılar ardında kalmayıp minik ben’e ve en değerlime borçlu olduğum ne varsa bir bir hayata geçirmek için sıvadım kolları. Laf aramızda, başarılı da olmaya başladım. Başıma yığılanlarla değil; onlara rağmen, hatta onlarla beraber yürüdüm. Bu bendim. Bunlarla ben.
Yürüyorum. Saçlarımı da ördüm. Bir şey yapmadan evvel danışacağım bir annem yok, gitti; ama duaları benimle, biliyorum. Cesaretime, hayallerime, anneme bir de bana bu sabah beni yeniden hatırlatan o cevval kız çocuğuna binler teşekkür.