Bazı kitapların sadece varlığı değil, 'vakti' vardır. Yıllar evvel okuduğum halde bugünlerde elimde yeniden canlanan Tolstoy’un “İnsan Neyle Yaşar” eseri, bana tam da bunu fısıldadı. Bazı hakikatler, ancak kalbiniz onlara hazır olduğunda kapınızı çalıyor. Gecenin bir vaktinde, elimde bu kitapla gözyaşlarımı tutamazken şunu düşündüm: Bir kitap bizi neden böyle sarsar? Belki de bize, unuttuğumuz en temel ihtiyacımızı; yani vicdanımızı hatırlattığı içindir.
Okuma süreci benim için sadece bir kitaba dalmak değil, bir iç hesaplaşmaydı. Hatta Müslüman olmayan bir yazardan böylesine manevi bir lezzet alıyor olmaktan dolayı garip bir mahcubiyet duydum. Fakat bu durumu paylaştığımda eşimin kurduğu o cümle, zihnimde başka pencereler açtı: “Sen Tolstoy’dan değil, kendi vicdanından öğreniyorsun, kendi hayatını sorguluyorsun.” İşte o an anladım ki, hakikat ortak bir dildir ve bizler sadece o dilin farklı tercümanlarıyız.
Tolstoy bu dilde bize, Michael adında, yeryüzüne ";insan nedir?" sorusunu çözmeye gönderilen bir meleğin hikâyesini anlatır. Hikâyenin en can alıcı yeri, zengin, kibirli, sevgiden yoksun bir adamın kunduracı dükkânına girdiği andır. Elindeki pahalı deriyle gelip, kendisine bir yıl boyunca eskimeden dayanacak bir çizme yapılmasını ister. Oysa o an, ölüm meleği hemen ensesindedir. Michael, usta kunduracının korku dolu bakışları altında o deriden çizme değil, bir çift "cenaze terliği" diker.
Zengin adamın bir yıl sonrasını hayal ederek istediği çizme, daha dükkândan eve varamadan anlamsızlaşır; çünkü o gün giyeceği şey çizme değil, kefen ve bir çift
terliktir.
Bu çarpıcı sahne, Michael’ın öğrendiği üç büyük hakikatin de özetidir: İnsanların kalbinde sevgi vardır, insana kendi ihtiyaçlarının bilgisi verilmemiştir ve insan aslında sadece sevgiyle yaşar.
Bizler de o zengin adam gibi, ne yaşayacağımızı bilmeden istiyoruz bazen. Belki de büyük hırslarla elde ettiklerimizi kullanmaya bir günümüz bile yetmeyecek. Neye ihtiyacımızın olduğunu gerçekten bilemiyoruz; zira ihtiyaç sandığımız çoğu şey, aslında ruhumuzu yoran birer kafa yorgunluğundan ibaret. Kitapta da vurgulandığı gibi; önemli olan tek bir an vardır, o da "şimdi"dir. Çünkü bir tek ona sözümüz geçer. Ne geçmiş için kendimizi parçalamalı ne gelecek için endişe etmeliyiz. Yapılacak en mantikli hamle şimdi için özveri ve sevgiyle çalışmak çabalamak.
İnsan dünyaya sadece iyilik yapmak için gönderilmiştir. Eğer kitaba göre Tanrı’yı, bizim inancımıza göre Allah'ı sevdiğimizi iddia edip de kardeşimizi sevmiyorsak, aslında koca bir yalanın içindeyiz demektir. Zira gördüğü kardeşini sevmeyen, görmediği Yaradan’ı nasıl sevebilir?
Hayatımızı şöyle bir gözümüzün önüne aldığımızda; yaşadıklarımızı, sırtımızda taşıdığımız o ağır küfeleri ve yaşamımızdaki bazı insanları ... Sevmenin ne denli zor olduğunu ben de tüm kalbimle kabul ediyorum. Ancak burada kastettiğim sevgi; her şeye rağmen göz yummak, bize ne yapılırsa yapılsın başımızı öne eğip el etek öpmek asla değildir. Gerçek sevgi, karşımızdaki varlığın da tıpkı bizim gibi "yaratılmış" olduğunu, yani hataya, noksanlığa ve bazen de o karanlık taraflara meyilli olduğunu unutmamaktır.
Bu, bir nevi 'zorunlu gri bir kabul'dür; insanın zaaflarına karşı hazırlıklı olup, en derin can yangınlarımıza rağmen o kişiyle aramıza şifalı bir mesafe koyabilmektir. Kendimiz için... Her şeye rağmen kin tutmak, ruhumuzu o geçmişin karanlık dehlizlerinde hapsederken; mesafeli bir duruş sergilemek bize özgürlüğümüzü geri verir. Sevmek, sevmemekten ya da nefretin o kolay limanına sığınmaktan çok daha zordur; fakat o ağır yükü bırakıp kin gütmediğimizde, asıl zaferi kendi iç dünyamızda biz kazanmış olacağız.
Çok dağıtmadan....
Bizler; yarın ölecekmiş gibi bir teslimiyetle, aynı zamanda hiç ölmeyecekmiş gibi bir azimle ve sevgiyle yaşamalıyız. Fakat en güzel planın, Plan Kurucu’nun elinde olduğunu unutmadan... Nasibimizin en hayırlısı, okuduklarımızdan ve yaşadıklarımızdan pay çıkarabilmektir.
Hayat yolculuğunda ruhunuza hep güzel rayihaların değmesi dileğiyle...
Sağlıcakla, sevgiyle kalın efendim.