1997 yılıydı. Oğlum Atilla Boğazlayan Anadolu Lisesini kazandı. O yıl Ertuğrul da İlkokula başladı. Atilla Boğazlıyan Anadolu Lisesine bir yıl taşımalı gitti. 1998 yılında da oğlum Serhat Yozgat Erdoğan Akdağ Anadolu Öğretmen Lisesini kazandı. Bir Boğazlıyan’da, diğeri Yozgat’ta, küçük oğlum Ertuğrul ile eşim Sarıkaya’da olacak, dağılacaklardı. O yüzden Atilla’nın kaydını Yozgat Anadolu Lisesine yaptırmak için girişimlerde bulundum. Evi de Yozgat’a taşıyacak yine tümünü bir arada tutacaktım. Epey uğraşsam da olmadı. Benim durumum o günkü koşullara uymuyordu. “Yapabileceğimiz bir şey yok,” dediler. Bu durumda oğlum Serhat’ı Yozgat’ta bir öğrenci yurduna yerleştirdik. Biz de toparlandık Boğazlayan’a göçtük. Ertuğrul ilkokul ikinci sınıfa orada başladı.
2004 yılında Atilla üniversite sınavlarına girdiği gibi polis okulu sınavlarına da girdi. Üniversite sınavında sınıf öğretmenliğini kazandı. Polis okulu sınavı sonuçları da geldi. Onu da kazanmıştı. Ben sınıf öğretmenliği okumasını istesem de o Polis Okulunu yeğledi. Ayrıca o yıl küçük oğlum Ertuğrul da Zile Anadolu Öğretmen Lisesini kazandı. Atilla’yla gittik Gaziantep polis okuluna kaydını yaptırdık. Onu oraya yerleştirdik. Sonra da Ertuğrul’un kaydını yaptırmak için Zile’ye gittik. O gün işlemleri bitirdik. Süremiz vardı, Zile’yi baştan başa gezdik dolaştık. Sonra da Boğazlıyan’a döndük.
Düşündük taşındık. Konuyu enine boyuna konuştuk, Zile’ye taşınmaya karar verdik.
Boğazlayan Müftülüğünde memur olarak çalışan Zile’li bir komşumuz vardı. Taşınacağımızı duymuş. Sokakta karşılaştık. “Senin çocuk Zile Öğretmen Lisesini kazanmış. Hayırlı, uğurlu olsun. Zile çok güzel bir yer. İnsanları da çok iyidir,” dedi.
“Sağ olasın,” dedim, “öyle. Yarın da oraya ev tutmaya gideceğim.”
“İyi öyleyse. Kaynım Ahmet Hoca’yı tanırsın. Ofis Caminin imamıydı. Geçen yıl atamasını istedi, Zile’ye taşındı. Adresini vereyim, sen ona var. Sana yardımcı olur. Ben de telefon eder durumunu anlatır, geleceğini bildiririm.”
“Olur,” dedim sevinerek. “Bilmediğim bir yerde orayı bilen bir tanıdığın olması iyi olur.” Ahmet Hoca’nın adresini aldım, ayrıldık.
Ertesi gün yola çıktım Zile’ye vardım. Sorunca yerini kolayca söylüyorlar. Camiye gittim. Cemaat öğle namazını kılmış çıkıyordu. Ahmet Hoca’yı buldum. Hoş beş ettikten sonra, “Hocam,” dedim, “Ne için geldiğimi biliyorsunuzdur. Sizin için uygunsa şimdi çıkıp evlere bakalım.” 
“Biliyorum,” dedi. “Sen gelmeden önce sordum soruşturdum. Tanıdıklarım birkaç tane kiralık ev olduğunu söylediler. Gider bakarız. Sen ivme. Yoldan geldin, yorgun açsındır. Önce bir yemek yiyelim. Biraz dinlen. Ondan sonra da gider o evlere bakarız.”
“Sağ olun hocam. Aç değilim, yemeği sonraya bırakalım. Şimdi gidip bakalım. O işi bir an önce bitirelim.” 
“Olur, sen bilirsin.”
Yürüdük gittik. İvmemin nedeni bir an önce ev bulmak, akşama da Boğazlıyan’a dönmekti. Ne yazık ki evdeki hesap çarşıya uymadı. Ahmet Hoca ile baktığımız dört evin dördü de uygun değillerdi. Ahmet Hoca’ya, “Sağ olun hocam, süre ayırdınız, uğraştınız çabaladınız. Ancak evler okula uzaklar. Çocuk zorlanır. O yüzden o evleri tutmayayım,” dedim. Evlerin bakımsız olduğunu söylemedim.
“Yav Yüksel abi, Zile bir uçtan diğer uca kaç dakika ki?” dedi.” Bir
şey diyecek olmama kalmadan saatine baktı. “İkindi vakti yaklaşıyor. Ezanı okuyup namazı kıldırayım. Ondan sonra yine dolaşır başka evlere bakarız,” diye ekledi. 
Ben de, “Hocam, siz gidin. Ben dolaşacağım. Camide buluşuruz,” dedim. Ayrıldık. 
Oyalanmadım, çabucak okulun bulunduğu bölgeye gittim. Orada ev aramaya başladım. Sokakta kimle karşılaşsam soruyordum. Bir süre sonra birini gördüm. Evinin önünde odun kesiyordu. Selam verip, “Kolay gelsin,” dedim. 
Elindeki baltaya dayanarak bana baktı, selamımı aldı. “Sağ olasın,” dedi. “Hoş geldin. Buyur bir isteğin mi var?”
“Hoş bulduk, sağ ol. Çok iyisin. Öyle, bir şey soracaktım. Buralarda, okula yakın yerlerde kiralık bir ev var mıdır? ”
Gözlerini kıstı, beni aşağıdan yukarı şöyle bir süzdü. Sevecen bir sesle, “Sen nerelisin?” dedi. Kısaca kendimi tanıttım, neden kiralık ev aradığımı söyledim. Bunun üzerine elindeki baltayı odun kestiği kütüğün üstüne sapladı. Bana doğru yürüyerek, “Ohoo, sen toprağımmışsın ya!” dedi. Yanıma geldi. Uzattı, el sıkıştık. Yeniden, “Hoş geldin,” dedi. “Adım Sadık. Ben de Çekerek’in bir köyündenim. Buraya yıllar önce geldim yerleştim. Yaşayıp gidiyoruz işte. Demek ev arıyorsun.”  Döndü çağıracaktı ki onu gördü. Hanımı da kapıya çıkmış bizi dinliyordu. 
“Kız Yadigâr,” dedi, “Arif ağa evini kiraya verdi mi biliyor musun?”
“Valla herif, dün Satı hanımı gördüm. Daha vermemişlerdi. Bugün verdiler mi vermediler mi onu da bilmiyorum.”
“İyi öyleyse. Sen çay suyunu koy. Biz gidip bir bakalım. Duruyorsa, daha kiraya vermemişse konuşuruz. Uygunsa, anlaşırsak tutarız. Sonra da geliriz.”
Yürüdük gittik. Bir sokak ileride, iki katlı, bahçeli bir evin önünde durduk. Sadık, “Arif ağa, Arif ağa,” diye seslendi. Çok geçmeden balkona şapkalı biri çıktı. “Ha, buyur Sadık ağa,” dedi. 
“Şeyi soracaktım. Evi kiraya verdin mi yoksa daha duruyor mu?”
“Yok, vermedim, daha duruyor.”
“İyi öyleyse. Aha sana bir kiracı, yabancı değil, toprağım olur. Oturup konuşalım. Anlaşırsak tutalım da o da sen de kaygıdan kurtulun.”
“Dur öyleyse, aşağı geliyorum.”
Arif ağa indi, yanımıza geldi. Biraz konuştuk, tanıştık. “Buyurun,” dedi, “önce eve girelim. Bir bakın.”
Ev yeni yapılmıştı. Önü bahçeydi. Üs katında kendi oturuyor, alt katı kiralıktı. Oraya girdik.  Arif ağa, “Burası,” dedi, “önce iyice bak. Beğenirsen tutarsın.”
Baktık. Oldukça güzeldi. Yeterince büyüktü, üç tane de odası vardı. Beğenilmeyecek gibi değildi. Daha önemlisi okula yakındı, yürüyerek beş dakikada varıyordun. 
“Beğendim, bana uygun,” dedim. “Kirasını konuşalım, anlaşırsak tutarım.”
Arif ağa çok demedi, yüksekten uçmadı. İstediği kira uygundu. Bizi sessiz sessiz dinleyen Sadık ağa, “Arif ağa, Arif ağa, bu yabancı değil, bizim oralardan. Benim hatırım yok mu? Hele şunu biraz daha indir de bu işi tatlıya bağlayalım,” dedi. Arif ağa daha ağzını açmadan kendi bir sayı söyledi, “Bu olsun.” 
Arif ağa çok düşünmedi. “Seni mi kıracağım Sadık komşum?” dedi, “Öyle olsun, senin dediğin gibi olsun.” Konuşmalar doğal, öyle içten öyle yürektendi ki... Sanki kırk yıllık arkadaşlar gibiydik.
Evin bir aylık kirasını peşin ödedim. “Hayırlı olsun,” dediler. El sıkıştık. Anahtarı aldım. “Bu ay içinde taşınırız,” dedim. Oradan ayrıldık. Çok geçmeden de Sadık ağanın bahçesine geldik. Eşi sağ olsun, bir yer sofrası kurdu. Çayırların üzerine oturduk, artık sofraya ne gelmişse yedik içtik. Bu arada da bol bol konuştuk. Oradaki süre nasıl geçmiş anlayamadım. Saatime baktım, “Artık ben kalkayım Sadık ağa. Geç olmadan yola çıkayım. Çok çok sağ ol. Çok yardım ettin. Bunu unutmam. Yine görüşürüz,” dedim. Kalktım oradan camiye doğru yollandım. Akşam ezanı okunurken vardım. Namazımızı kıldık. Sonra da Ahmet Hoca ile çıktık caminin bahçesinde bir köşeye oturduk. 
Ahmet Hoca, “Ne yaptın ne ettin?” diye söze başladı. “Öğleden sonra gelmedin, görüşemedik.”
“Kaygılanmana gerek yok hocam,” dedim. “Ben biraz dolaştım, okula yakın bir yerde ev buldum. Konuştuk anlaştık. Evi tuttum, anahtarı da aldım.”
Hoca derin bir oh çekti. “İyi öyleyse, hayırlı, uğurlu olsun,” dedi. ardından da ekledi, “Bugün geç oldu. Gitme. Bu gece benim konuğum olursun. Yarın gidersin.”
O gece Ahmet Hoca’nın evinde kaldım. Sağ olsunlar, evimi aratmadılar, beni rahat ettirmek için ellerinden geleni yaptılar. Ahmet Hoca ile gecenin bir yarısına değin oturduk, bol bol konuştuk.