Merhaba dostlarım,

Hayatın akışı içinde çoğu zaman farkında olmadan bir koşma telaşına kapılıyoruz. Sabah uyanır uyanmaz başlayan koşturma hali, bitmek bilmeyen iş listeleri, yetişmeye çalıştığımız sorumluluklar ve günün sonunda hissettiğimiz yorgunluk… Bütün bunlar yaşadığımız hayatı anlamamızı zorlaştırıyor. Bir noktadan sonra ise yaşamak ile yaşlanmak arasındaki çizgi bulanıklaşıyor. Hangisini yaptığımızı düşündüğümüz anlarda ise çoğu zaman tatmin edici bir yanıt bulamıyoruz. Gün içinde kaç defa durup nefes aldığımızı hatırlıyor muyuz? Bir kahveyi gerçekten tadına vararak içmek ne zamandır lüks gibi geliyor? Sokağın köşesindeki ağacın yaprak değiştirdiğini fark ettiğimiz bir an oldu mu? Ya da çok sevdiğimiz birinin yüzüne uzun uzun bakıp, “iyi ki var” dedik mi? Bu kadar küçük görünen ayrıntılar aslında yaşamın kendisidir. Fakat biz çoğu zaman onları kaçırıyor, aklımızda bir sonraki adımı planlarken mevcut ânı elimizin tersiyle itiyoruz.

Yaşlanmak sadece takvimdeki sayıların ilerlemesiyle ilgili değildir. Her yılın sonunda rakam değişir, fakat bunun hayatla ne kadar ilgili olduğu tamamen bizlere ve yaşam şeklimize bağlıdır. Bazıları genç yaşta bile sanki ömrünün sonuna yaklaşmış gibi davranır; sürekli şikâyet eder, her fırsatta kendini geri çeker, yeniliklerden daima uzak durur. Çünkü onlar için yaşlanmak, sadece biyolojik bir süreç değil, aynı zamanda zihinsel bir teslimiyettir. Buna karşılık kimi bazı insanlar da ilerleyen yıllara rağmen dinç, meraklı, enerjik ve hayata bağlı kalmayı başarır. Aralarındaki fark ise yaş almak değil, tamamıyla içinde bulunduğu hayatı yaşamayı sürdürme isteğidir. Bugün birçok kişi “vaktim yetmiyor” sloganıyla yaşıyor. Ancak eksik olan aslında zaman değil, dikkat. Çünkü dikkat dağılınca anlar elimizden kayıyor.

Yaşamak, bilerek ve isteyerek bazen yavaşlamayı gerektirir. Bazen koşarken frenlemek, bazen de hiçbir şey yapmamanın aslında çok şey olduğunu görmek… Bu özellikle modern çağda çok zorlaşmış durumda farkındayım. Üretmek, kazanmak, yetişmek, başarmak… Bunların hepsinin önemli olduğu doğru. Ama bütün bu hedeflerin yanında “hissetmek” unutulduğunda geriye sadece yaşlanmak ve bir gün aynaya baktığımızda saçlarımızdaki beyazları saymak kalıyor. Her günün içinde saklı duran minik sevinçleri fark etmek ise yaşama dair en güçlü ipucudur. Sabah pencereden gelen ışık, bir arkadaşın attığı beklenmedik bir mesaj, yürürken karşılaştığımız bir çocuğun gülüşü, markette çalışan kasiyerin içten selamı… Bunlar birikince günün yükünü hafifleten küçük mucizelere dönüşüyor. Yaşamak tam da bu ayrıntılarla güzeldir. Çünkü bunlar, insanın ruhuna temas eden eşsiz anlardır. Elbette herkesin hayatında ağır dönemler olur. Sıkıntılar, kayıplar, umutsuzluklar, yorgunluklar… Fakat yine de hayata karşı olan tutumunuz en belirleyici rolü oynar. Bir sorunla karşılaştığımızda “neden ben?” diye sormak yerine, “şimdi ne yapabilirim?” demek, yaşamayı seçen insanların yaklaşımıdır. Çünkü onlar bilir ki nefes aldığımız sürece her gün yeniden başlamanın mutlaka bir yolu vardır.

Unutmayın: Zaman ilerler, saçlar beyazlar, yüz çizgileri derinleşir; bunların hiçbirinden kaçamayız. Fakat bu doğal değişimlerin hayat sevincini gölgelemesine izin vermemek elimizdedir. Yaş almak kaçınılmaz, ama yaşamak tercih meselesidir. Bugün bir an durup düşünmekte fayda var: Bugünü gerçekten yaşadık mı, yoksa sadece bitmesini mi bekledik? Eğer yanıt ikinciyse, hâlâ fırsat var. Çünkü yaşam, fark ettiğimiz anda başlar.