Merhaba dostlarım,

Hayatın en karmaşık sınavı çoğu zaman başkalarıyla kurduğumuz ilişkilerde gizlidir. Bu konuda özellikle arkadaşlıklarımızın altını çizmek isterim. İnsanın doğası gereği sosyalleşmeye, paylaşmaya ihtiyacı vardır. Ancak gerçek şu ki; herkesle aynı dili konuşamayız. Bazen kelimeler yeter, bazen ise en doğru cümleler bile karşı tarafa ulaşmaz. Çünkü özünde anlaşmak, sadece konuşmakla değil, niyetle ve samimiyetle mümkündür.

Peki ya çabalamak?

Çabalamak çoğu zaman değerlidir. Karşımızdaki kişiyi anlamaya gayret etmek, empati kurmak, duygularını hesaba katmak insan olmanın inceliğidir. Fakat bu çabanın tek taraflı olduğu yerde, denge bozulur. İlişki dediğimiz şey iki kişinin ortak emek verdiği bir köprüdür. Köprünün bir tarafı sağlam, diğer tarafı çürükse üzerinden kimse geçemez. Aile ilişkilerinde bu gerçeği daha net hissederiz. Kan bağı, her şeyin garantisi değildir. Anneniz, babanız, kardeşiniz dahi olsa bazen aranızda kalın duvarlar örülür. Sözlerinizin yankılanmadığını, duygularınızın karşılık bulmadığını fark edersiniz. Çabalarsınız, defalarca denersiniz, kırıldığınızı belli etmeden yeniden yaklaşırsınız. Fakat eğer karşınızdaki kişi sizi duymuyorsa, tek yönlü bir sevgi yıpratıcı olmaya başlar. Arkadaşlıklarda da bazen aynı tabloyla karşılaşabiliriz. Arkadaşlık/Dostluk; beraber kahkaha atmak, anıları paylaşmak kadar zor zamanlarda da yanında durabilmek demektir. Ancak bir taraf sürekli veren, diğer taraf sadece alan konumundaysa o dostluk dediğimiz şey anlamını tamamen yitirir. Paylaşım yerini yorgunluğa bırakır. Eğer verdiğiniz çabanın karşılığı yoksa zamanla samimiyetin yerini mesafenin alması mutlaktır.

Anlamak ve anlaşılmak…

Anlayış da tıpkı sevgi gibi karşılıklı olduğunda büyür. Empati kurmak, “ben olsaydım nasıl hissederdim” diyebilmek, hayatın her alanında sorunları hafifletir. İki kişi aynı düşüncede olmak zorunda değildir. Hatta farklılıklar çoğu zaman ilişkileri zenginleştirir. Asıl mesele, o farklılıkları anlayışla karşılayabilmektir. Fakat aramızdaki bu farklılıkları iyi gözetmek gerekir. Çünkü karşımızdaki insanlardan bize yansıtılan farklı diye tanık olduğumuz davranışlar, kendi içimize döndüğümüz zaman bizi üzen ve kıran gereksiz bir samimiyete dönüşebilir. Hayatımız boyunca şunu öğreniyoruz: Bazı insanlar bizimle aynı dili konuşmaz, konuşmak da istemez. Ne kadar çabalarsak çabalayalım değişmeyen tek şey onların duymak istemeyen kulaklarıdır. İşte bu noktada insanın kendine sorması gereken asıl soru şudur: Daha fazla denemek mi, yoksa daha fazla yorulmadan gerekli mesafeyi koymak mı? Çünkü zorla sürdürülen ilişkiler, bir tarafı tüketirken diğer tarafı da sahte bir güvenle avutmaya yarar. Samimiyetin olmadığı yerde ne sevgi kalır ne de arkadaşlık.

“Anlaşamadığım kadarsın” derken kastım tam da budur. Karşımızdaki insanın bizim dünyamızda kapladığı yer, kurabildiğimiz bağ kadardır. Çabanın karşılık bulmadığı, duyguların tek yönlü aktığı yerde, ilişki adı sadece bir etikettir. Gerçek dostluk, gerçek aile bağı, gerçek sevgi; karşılıklı emek, sabır ve anlayışla var olur. İnsanı en çok yoran şey, sürekli anlatmak zorunda kalmaktır. Çünkü anlatmak, anlaşılmadığınızda giderek ağırlaşır. Bir gün gelir, kelimeler tükenir. İşte o zaman geriye sadece bir farkındalık kalır: Hayat, her şeyiyle paylaşmaya değer olsa da yanlış insanlarla boşa harcanamayacak kadar da kısadır.