Merhaba dostlarım,

Son günlerde sosyal medyanın her köşesinde aynı telkinlerle karşılaşıyoruz: ‘’Pozitif düşün, gülümse, akışta kal, kaygıyı bırak, evrene güven.’’ Renkli arka planlar, parlak filtreler ve parıldayan cümlelerle desteklenen bu mesajlar önce kulağa motive edici gelse de zamanla üzerimize görünmez bir yük bindirmeye başladı. Çünkü bu söylemlerin çoğu, insan olmanın en doğal yanlarını yani kırılganlığı, öfkeyi, tedirginliği, hayal kırıklığını sanki birer kusurmuş gibi görmemize sebep oluyor. Oysa insanın duygu durumu gökkuşağından daha geniştir. Sosyal medyada bize sunulan dünya ise yalnızca iki tona düşmüş durumda; İyi ol ve daha iyi görün. Üzüntüye ve kızgınlığa hiç alan bırakılmıyor ve bizim için tehlikeli duygularmış gibi gösteriliyor.

Bir süre sonra kötü hissettiğimizde bunu gizlemeye, yüzümüze sahte bir gülümseme takmaya ya da içten içe kendimizi yargılamaya başlıyoruz. Sanki yeterince “iyi” olmazsak hayatımızın kontrolünü kaybedecekmişiz gibi.

Bu tek yönlü mutluluk dayatmasının en sakıncalı yanı ise duyguların bize verdiği mesajları görmezden gelmemize yol açması. Çünkü her his özellikle de olumsuz diye etiketlediğimiz duygular bizler için birer rehberdir aslında. Kızgınlık sınırlarımızı gösterir korku bizi dikkatli olmaya davet eder ve kırgınlık ise ilişkilerimizde bir şeylerin düzeltilebileceğini duygular aracılığıyla bizlere anlatır. Hatta “negatif” diye dışlanan birçok duygu bizlere insan seçme konusunda şaşırtıcı derecede yol gösterici de olmaktadır. Bir düşünelim: Bizi gerçekten önemseyen, samimiyetle yaklaşan biriyle karşılaştığımızda içimizde bir rahatlama hissi doğar. Ancak niyeti belirsiz, yüzeysel ya da manipülatif biriyle iletişim kurduğumuzda içimizde bizi derinden rahatsız eden tuhaf bir duygu oluşur. Bu durum çoğu zaman olumsuz bir duygu gibi görülse de aslında bizi koruyan ve hissettiğimiz erken bir sinyal olabilir. Eğer “her şeye pozitif bakmamız” gerektiği telkin edilirse, bu ince uyarıları yok sayma riskimiz artar. Böylece içgüdülerimizin bize açtığı kapıları kapatmış oluruz.

Sosyal medyanın bir ürünü olan sahte iyimserlik, çoğu kişide yetersizlik hissi de yaratıyor. Çünkü orada bulunan hep mutlu olduğunu gördüğümüz insanlar ya duygularını saklıyor ya da hayatının yalnızca parlak yanlarını paylaşıyorlar. Oysa bir sabah uyanıp hiçbir neden yokken kaygılı hissetmek, akşamüstü aniden karamsarlaşıp ertesi gün yeniden toparlanmak tamamen doğal bir duygudur. Bu duygusal dalgalanmayı yanlış kabul etmek varoluşumuzun temel bir parçasını inkâr etmek anlamına geliyor. Zihnimiz ve bedenimiz, bastırdığımız her duyguyu bir şekilde içimizden atmaya meyillidir. Kendimizi “sürekli olumlu kalmaya zorladığımızda” aslında fark etmeden iç baskı kuruyor, ifade edilmediği için daha da büyüyen kırgınlıklara, kaygılara ve hatta öfke patlamalarına zemin hazırlıyoruz. Kısacası hiç karanlık yaşanmayan bir dünyada ışığın da anlamı kalmıyor diyebiliriz. Belki de asıl ihtiyaç duyduğumuz şey hep iyi ol çağrısından çok her duygu anlaşılır yaklaşımıdır. Çünkü gerçekçi iyilik, duyguların tamamını tanımaktan geçer.

Unutmayalım: “Pozitif ol” demek yerine “Kendine dürüst ol” diyebilmeliyiz. Çünkü dürüstlük hem duygularımızla barışmamızı sağlar hem de kimlerle sağlam ilişkiler kurabileceğimizi ve en önemlisi bu hayattaki başarıları ya da başarısızlıkları bizlere daha net gösterir. Ve ne ironiktir ki, işte o zaman içimizdeki gerçek pozitif duygular kendiliğinden ortaya çıkar zorlama değil kendine ait bir ışık olarak