Merhaba dostlarım,
Bugün biraz çizdiğimiz ya da kaybettiğimiz sınırlarımızı konuşalım istiyorum. Kimi zaman içgüdüsel olarak hissederiz onları, kimi zaman ise ancak geçildiğinde fark ederiz. Peki gerçekten sınırlarımızı biliyor muyuz? Ya da başkalarının sınırlarını gözetebiliyor muyuz?
Hayatla olan ilişkimizde sınırlarımızı belirlemek, çoğu zaman bizim elimizde değildir. Doğduğumuz coğrafya, ekonomik koşullar, eğitim imkânları bize görünmeyen çitler çizer. Fakat zamanla bu çitlerin arasında hareket etmeyi, kendi yolumuzu bulmayı öğreniriz. Ancak bu sınırları sadece engeller olarak görmemek gerekir. Bazen bir sınır, bizi hayatta tutan, bizi biz yapan bir koruyucudur. İşte bu noktada asıl sınav belki de insan ilişkilerinde başlıyor. Çünkü karşımızdaki insanın sınırlarını bilmek ve onlara saygı göstermek, gerçek bir insanlık ölçüsüdür. Hepimizin bir kişisel alanı var. Her birey, kendi içsel düzeniyle, kendi değerleriyle, inançlarıyla, korkularıyla o alanı inşa eder. Ne yazık ki çoğu zaman karşımızdakini “bizim istediğimiz gibi” şekillendirmeye çalışıyor, onun sınırlarını yok sayıyoruz. Bir arkadaşın sürekli her an yanında olmamızı beklemesi, bir ailenin çocuğunun hayatına dair tüm kararı kendi vermeye çalışması, bir ilişkinin tek taraflı fedakârlıkla yürütülmesi... Hepsi sınır ihlalinin farklı halleri. Bu durumlar sadece yorucu değil, aynı zamanda yıpratıcıdır da. Çünkü sınırlar, bir güvenlik çemberidir. Ne zaman ki bu çember delinirse, kişi kendini tehdit altında hisseder.
Sınır koymak sanıldığı kadar bencilce bir hareket değildir. Aksine, sağlıklı bir ilişki kurmanın temelidir. “Hayır” demek, “Buna hazır değilim” demek ya da “Bu kadarına varım” demek; hem kişinin kendine olan saygısını gösterir hem de karşısındakine netlik sunar. Ne yazık ki çoğu zaman insanlar sınır koymayı sevgisizlikle karıştırır. Oysa sınır koymak, karşısındaki kişiye de bir yol gösterir. “Bana böyle davranıldığında kendimi kötü hissediyorum” diyebilmek, bir tür yakınlıktır aslında. Çünkü karşımızdakini hayatımızda tutmak istediğimiz için sınırı açıkça çizeriz. Toplumsal olarak da sınırlar konusuna çok uzaktan bakıyoruz. Mahremiyet, kişisel alan, bireysel tercih gibi konular hâlâ çoğu yerde ya yok sayılıyor ya da dikkate alınmıyor. Oysaki saygı duyulan her birey, kendi sınırlarını bilerek yaşar. Ve sınırına saygı duyulduğunu hisseden kişi, o ilişkide daha fazla güvende olur, daha fazla bağ kurar. Bazen kendi sınırlarımızı korumak için hayır demeyi öğrenmemiz gerekirken, bazen de bir başkasının sınırına saygı duyabilmek için içimizdeki bencil sesi susturmamız gerekir. Çünkü ne ilişkiler ne de hayat tek taraflı ilerlemez. Karşılıklı bir denge, bir uyum, bir anlayış gerektirir.
Unutmayalım: Sınırlar, duvar değil, köprü olabilir. Yeter ki nerede durmamız gerektiğini, neye dokunmamamız gerektiğini, kime ne kadar yaklaşmamız gerektiğini bilelim. İşte o zaman gerçek bir yaşam ve gerçek bir ilişkinin kapısı aralanır.