Celal emmim, “Nöğordun yeğenim?” dedi.
“Valla emmi verdiğim adresi soruşturmuş. Öyle bir adres yokmuş. Kimse, neciyse Nuh diyor peygamber demiyor. Bana olmadık ot yolduruyor. O yüzden yine kızdı köpürdü. Çaldı azarı. Sonra da kovdu. Ben bir şey diyemedim. Desem daha kötü olur. Artık ne yapacağımı şaşırdım.”
Bizi ilgiyle dinleyen Paçalı, “Ne var ne oldu ki, bir şey mi var, kim sana böyle etti, dert neydi?” diye soruları art arda dizdi.
Bütün bu olanları ona anlattım. Sessizce dinledi. Ağzındaki sigarasının dumanını hışımla üfledi havaya savurdu.
“Ohoo,” diye bir çektirdi. ‘Dert ettiğin şeye bak,’ der gibiydi. “Bu muydu kara kara düşündüğün? O iş kolay.”
“Neymiş o kolay olan şey Durmuş emmi?”
“Yav şu bizim Alaattin Kolcu yok mu?”
“He var, ne olmuş varsa?”
“O A. Başçavuş onun hemşerisi. O da Şavşatlı. Tanışıyorlar. Ayrıca iyi konuşurlar. Sen işini kesin olmuş bil. Alaattin Kolcu’ya diyelim, onunla bir görüşsün.”
Birden umutlandım. Celal emmimin yüzüne baktım. Göz göze geldik. O da umutlanmıştı. Paçalıya, “Ula Paçalı, ulan hınzır, sen bunu biliyordun da bize niye demedin? Bizi günlerce uğraştırıyorsun. Şuna bak!” dedi kızgın kızgın.
Paçalı kıs kıs gülerek, “Ben nereden bileyim,” dedi, “bana sordunuz mu, yok. Kendi kendinize iş yapmaya kalkışır gelip bana danışmazsanız işte böyle olur!” diyerek üste çıktı.
Celal emmim yine celallenecek oldu, ancak kendini tuttu. O da benim gibi düşünmüş olmalıydı. Dediği gibiyse araya hatırlı birini sokarsak işimiz kesin olurdu. ‘Tek olsun da... Gerisini sineye çekeriz.’
O gece umut dolu güzel bir uyku çektim. Ertesi gün erkenden kalktım. Evden çabucak çıktım, soluğu Alaattin Kolcu’nun kaldığı lojmanın önünde aldım. Kapıyı çaldım. Alaattin Kolcu dışarı çıktı. Baktı benim. “Hayırdır Şef,” dedi, “nedir, ne oldu? Böyle günün erken saatinde?..”
Durumu kısaca ona anlattım. “Senin hemşerinmiş. Sana zahmet olmazsa bir de birlikte gidelim. Kim bilir, seni kırmaz da işimi yapar,” dedim.
Bana şöyle bir baktı. Bakışları pek ümit vermiyordu. “Valla Yüksel, ne demek, ne zahmeti… Kurban olsun, gidelim de... Pek işe yarayacağını sanmıyorum. Senin bildiğin gibi değil.  Çok sinirli, yerli yersiz kızan, kimi görürse haşlayan geçimsiz biridir o. İşini yapar mı yapmaz mı bilemem. Ancak sen gelmişsin. Kırmak olmaz. Benim biraz işlerim var. Onları bitireyim. Sen öğleden sonra gel. Gidelim bakalım ne olacak.”
Öğleden sonra geldim. Alaattin Kolcu’yu aldım, yola çıktık. Sarıkaya’ya vardık. Öğle saat bir buçuktu. İlçe Jandarma Komutanlığına vardık. Alaattin Kolcu görevli askere A. Çavuş’un bir tanıdığı olduğunu, görüşmek istediğini söyledi. Asker kapısını çaldı. “Gel” komutunu duyunca kapıyı açtı, içeri girdi. Ayaklarını birbirine vurup kafa selamı verdi.
“Komutanım konuklarınız var, sizi görmek istiyorlar,” dedi.
Eliyle ya da yavaş bir sesle, “İçeri al,” demiş olacak ki asker bize döndü.
“Buyurun,” dedi. Açık kapıyı gösterdi. Alaattin Kolcu önde ben peşinde içeri girdik.
A. Başçavuş Alaattin abiyi görünce masasından kalktı, dolandı “O Alaattin!” dedi ‘o’yu çektirerek. “Ne iyi ettin de geldin. Hoş geldin.” Kucaklaştılar, tokalaştılar. O anda beni gördü, kuşkulu kuşkulu baktı. “Buyurun geçin, oturun,” dedi. Sesi biraz önceki coşkusunu yitirmişti. Gösterdiği koltuklara oturduk. Alaattin Kolcu daha ağzını açmadan, A. Başçavuş ulu orta konuştu: “Alaattin, ben sizin neye geldiğinizi biliyorum. O iş olmaz.” Böyle deyip kestirip attı.
Alaattin Kolcu’nun ağzı açık kaldı. Ne diyebilir ki bir şey demedi.
Biraz sonra görevli asker kahveleri getirdi. Onları yudumlarken
Alaattin Kolcu konuyu yeniden açtı. “A. komutanım,” dedi, “bak, ben bu genci yıllardır tanırım. Çalışkan, dürüst, ekmeğini taştan çıkaran biridir. Kendi işiyle gücüyle uğraşır. Rahmetli babasını iyi tanırdım. O da çok iyi bir kişiydi. Bu delikanlı çalışmak için Libya’ya gitti. Orada iki yıl çalıştı. Sonra geldi. Kazandığı para ile bir yarım kamyon aldı. İşine gücüne bakmak istiyor. Geçiminin derdinde olan bu gence gel engel çıkarma. Asker kaçağı olan kişi kendinde sorumlu, bu genç de kendinden sorumlu. ‘Soyadı tutuyor’ diye onun cezasını neden bu çeksin ki? Bunda bu gencin bir suçu yok,” diye söyledi koydu. Bir sürü dil döktü.
A.Başçavuş başını geriye kaykıltarak, “Olmaz Alaattin,” dedi, “kaçak yakalanmadan işlem yapmam, onun işini yapmam.”
Kahvelerimizi bitirmiştik. Alaattin Kolcu ayağa kalktı, “Eh bize müsaade öyleyse,” dedi.  Kapıya yöneldi. Birlikte çıktık. O anda geri döndüm, “A. Başçavuşum, ben bu kâğıdı sizden alırım, bu plakayı da alırım, amma senin yaptığın bu zulüm senin yanına kalır,” dedim.
Kendini bozmadı. Başını daha da dikleştirdi, “O kaçak yakalanmadan ben bu kâğıdı sana vermem,” dedi. “Bu kâğıt olmadan sen gerekli işlemleri yaptıramaz, plakayı da alamazsın.”
Seslenmedim. Alaattin Kolcu’yla yürüdük gittik. Vardık kamyona bindik. Çalıştırdım, yola düştük. Ağzımızı bıçak açmıyordu. Birbirimize küs gibiydik. Bendeki can sıkıntısı dibe vurmuştu. Alaattin Kolcu ise ta ayağına değin gidip de hemşerisine dediğini yaptıramadığının üzüntüsü içerisindeydi. Böyle sessiz sessiz yolu yarıladık. O sessizliği Alaattin Kolcu bozdu.
“Helal olsun sana Şef,” dedi. “Kapıya çıkınca A.Başçavuş’a kafa tutar gibi amma iyi söz söyledin. Öyle diklendin ki… Dediğin gerçek mi, bir bildiğin mi var, ne yapmayı düşünüyorsun, peki nasıl alacaksın o kâğıdı?’ dedi.
“Valla Alaattin abi o sözleri ‘artık ne olacaksa olsun’ düşüncesiyle konuştum. Şu yaşadıklarıma bak, şaka gibi. Görmediğim, tanımadığım bir yakınım otuz yıldır asker kaçağı diye cezasını bana çektiriyorlar. Onun asker kaçağı olmasında benim ne suçum var, ben ne yaptım ki? Olmaz ki böyle de olmaz ki! Neymiş, soyadlarımız tutuyormuş. Gidip ben arayacak, onu bulup yakalayacakmışım. Bu olacak iş mi? Ortada bir suçlu varsa sen kolluk gücüsün, o senin işin, sen uğraşacak, arayıp bulacak yakalayacaksın. İğnenin deliğinde de olsa kendin bulup çıkaracaksın. Şundaki düşünceye bak. Düşünebiliyor musun bir İlçe Jandarma Komutanlığı çavuşu böyle yaparsa general ne yapmaz. Şu darbecilerin ülkemizi getirdikleri duruma bak sen! Valla yarın ne yapacağımı biliyorum. Gerekirse bunun ta Ankara’ya dek yolu var. Onlar benimle böyle uğraşıyorlarsa ben de uğraşacağım.”
Ne desin, bir şey demedi. Yine sessizliğimize gömüldük yol almayı sürdürdük. Köyde kamyonu Alaattin Kolcu’nun evinin önünde durdurdum. Ona, “Çok çok sağ olasın,” dedim. “Sen elinden geleni yaptın. Benimle geldin, onca yolu teptin. Başçavuşla konuştun.”
Gülümsedi. “Şef,” dedi, “yolun açık olsun. Dilerim bir yolunu bulursun da işlerini yaptırırsın. Hadi sana güle güle.”
Gittim eve vardım. O yorgunluk, o can sıkıntısıyla yüzümden düşen bin parçaydı. Evdekiler bunu görüyor, neden olduğunu anlıyorlardı. O yüzden anlayışla karşılayıp, moral verdiler destek oldular.
Ertesi gün erkenden kalktım. Yine Sarıkaya’ya gittim. Saat dokuzda adliyeye vardım. Bu kez ilçenin en büyük mülkü amirine çıkacaktım. Kaymakama. Ona olan biteni kısaca anlattım. Beni ilgiyle dinledi. Sözüm bittikten sonra ellerini iki yana açtı.
“Ne yazık ki benim yapacağım bir şey yok,” dedi. “Şu sıralar bütün güç, yetki onların ellinde. Bizim sözümüz geçmiyor.”
Anladım der gibi başımı salladım. Oradan ayrıldım. Ora olmayınca nereye gideceğimi biliyordum.
Yozgat’a giden otobüslerden birine bindim. Saat on bir sularıydı. Yozgat’ta indim, valilik konağına vardım.
Valinin odasının önündeki görevliye vali bey ile görüşmek istediğimi söyledim.
Görevli, “Randevun var mı?” dedi.
“Yok.”
“Öyleyse olmaz.”
“Ama benim için önemli. Ona derdimi anlatmalıyım.”
“Bütün yurttaşların işi önemli. Tümünün de bir derdi var. Vali bey tümünü nasıl dinleyecek. Sonra vali bey her önüne gelenle görüşemez, işi var gücü var.”
“Bir konuda çok mağdur oldum. Bunu bildirmeye geldim. İşlerim başlı kaldı. Bütün yolları denedim. Yapmıyorlar. Ne yapacağımı bilemiyorum. Bunu vali beye anlatmalıyım.”
“Olmaz, görüştüremem. Mağduriyetini bir dilekçeyle bildir.”
“Yok efendim, durumumu ben sözlü olarak kendisine bildirmek istiyorum.”
“Ben anlamam, bu olmaz, görüştüremem,” deyip sözünü sürdürecekti ki bir ses duyduk.
“Bırak gelsin vatandaş.”
Dönüp baktık. Konuşmalarımızı duymuş, kapıya dek gelmiş. Vali Recep Hakkı Borataş.  Adını kesinlikle unutmam.
O beni içeri sokmak istemeyen görevliye göstere göstere yürüdüm, içeri girdim.
“İyi günler sayın valim,” dedim. “Özür dilerim, sizi rahatsız etmek istemezdim.”
Sağ elini yukarı kaldırdı sözümü kesti. “Orasını bırak, sorun nedir, anlat bakalım,” dedi.
Ben de baştan başladım durumu özetledim. Sorunumu bir bir anlattım.
Beni ayakta dinlemişti. Konuşmam bitince başını sağa sola salladı. Sonra da masasına yürüdü. Oradaki telefonun ahizesini eline aldı. Bana döndü, “Sen dışarı çık orada bekle,” dedi.
Dışarı çıktım kapısını kapattım. Beklemeye başladım. Beş dakika olmadan kapı açıldı. Vali Recep Hakkı Borataş çıktı geldi. Bana, “Gidip İlçe Jandarma Komutanlığından belgeni alabilirsin,” dedi.  Benim “sağ olun” dememe fırsat kalmadan döndü içeri girdi, kapısını kapattı.
Sarıkaya İlçe Jandarma Komutanlığına geldiğimde saat beşi geçmişti. Kapıdaki nöbetçi, “Mesai bitti hemşerim, yarın gel,” dedi.
“Belgelerim hazır. Onları almaya geldim. Verseler de bir daha yorulmasam olmaz mı?”
“Yok, olmaz. Kapalı.”
O arada içeride olan onbaşı seslerimizi duymuş merdivenin başına
gelmiş. Çağırdı, “Gel gel.”
Kapıdaki nöbetçi artık seslenemedi. İçeri girdim. Onbaşının yanına çıktım. Belgeler hazırlanmış masanın üstünde duruyorlardı. Onbaşı aldı bana uzattı. “A. Başçavuş erken çıktı,” dedi. “Bize tembih etti: ‘O şahıs gelince bu belgeleri verin gitsin. Aldığına dair şuraya imzanı at.”
İmzamı attım. Belgeleri aldım.  Onbaşıya, “Sağ olun,” dedim. Büyük bir savaş kazanmış muzaffer bir komutan edasıyla İlçe Jandarma Komutanlığının merdivenlerinden yavaş yavaş indim. Yine o edayla kamyona yürüdüm bindim. Çalıştırdım, sevinerek köyü yoluna düştüm.