Şimdi o güne geri dönelim. Sabire elleriyle başındaki bürüğünü düzelterek ivgin ivgin bize doğru geldi.
“Buyurun buyurun dayı. Niye öyle el gibi geride duruyorsunuz. Gelin eve buyurun,’’ dedi.
“Yok yok, gelin. Sağ olasın. Biz girmeyelim. Sen Hamza’yı çağır da bir görelim. Onunla biraz işimiz var.’’
“Vah dayı, yeğenin evde yok ki.”
“Nerede ya?”
“Dağa odun getirmeye gitti.”
“Hım, öyle mi ne? Ne zaman geri gelir?”
“Gideli çok olmadı. Gelse gelse ikindiye anca gelir.”
“İyi öyleyse. Sen geldiğimizi ona söylersin. Biz ikindiye doğru yine uğrarız.”
“Olur,” dayı, “söylerim.”
Döndük, geri kamyona doğru yürüdük. Vardık bindik.
‘Şimdi köye gidip geri gelsek... Uzak, uzun sürer. Bir yerde durup beklesek o da uzun sürer. Olmaz. Ne yapsak bu süreyi nasıl, nerede geçirsek,’ diye ara sıra sesli ara sıra da sessiz düşünürken, Hafız emmim, “Ben buldum,” dedi. Kibar emmiye döndü, “Ula Hırsız Kibar, gelin şuradan Halhacı’ya Beşir Ağa’nın  yanına gidelim. Size küpte pişirilmiş etli bir kuru Fasulye yemeği yaptırayım. Yer karnımızı doyururuz, olmaz mı?”
Kibar emmi ağzını şapırdatarak, “Allah var Muhacirler güzel fasulye yemeği yaparlar,” dedi.
Hafız emmi Ali abiye döndü, “Sen ne dersin Patos, gidelim mi?”
Ali abi ne diyecekse diyemedi, Kibar emmi sözü ağzından aldı, “Deli Hafız da hastaya kar soruyor. Onda Aynalı boğazı olduğunu bilmiyor sanki!”
Ali abi güldü. Eliyle Kibar’ın böğrüne şöyle bir dürttü. “Hırsız Kibar,” dedi, “senin boğazın benden geri kalır sanki.”
Hafız emmi bana baktı. Ben de, “Valla emmi bana bakma. Ben bugün aranızda konuğum. Siz ne derseniz ben uyarım. Sonra siz büyüklerin yanında bana söz düşmez,” dedim.
Hafız emmi motoru çalıştırdı. Halhacı yoluna düştük. Ormanın güzelliği gözlerimizde, serinliği yüzlerimizde, havası ciğerlerimizde ilerledik. Halhacı yakın, 5 km var yok. Beş, on dakika içinde vardık, Beşir Ağa’nın evinin önünde durduk.
Şöyle bir yukarılara baktım. Dedeboyu’nun  dorukları gözlerime düştü, karlıydı. Sanki bana ‘gel gel’ der gibi el ediyordu. Varıp çıkmak oraya, o yükseklerden çevreye bakmak gibisi var mı? Ne var ne yok düşer gözlerine; ormanlarla kaplı dağlar, tepeler sıra sıra dizilirler. Gözlerin kalır, için gider...
O arada kamyon motorunun sesini, ardından bizim seslerimizi duyan Beşir Ağa dışarı çıktı. Bizi gördü. Deli Hafız’ı tanıdı. “O,” dedi uzun uzun çektirerek, “Hoş geldin Hafız Ağa. Hangi rüzgâr attı seni buraya. Buyurun buyurun,” dedi. Eliyle de içeriyi gösteriyordu.
Hafız Ağa, “Eynelli’ye gelmiştik. Biraz işimiz vardı. ‘Gelmişken gidelim Beşir Ağa’yı da görelim,’ dedik. Ne yalan söyleyeyim, karnımız da acıktı. Sizin evde pişen küpte kuru fasulye yemeğini duymayan yoktur. Onu yiyen parmaklarını da yer. Arkadaşlara öyle dedim. Çıktık geldik işte,” dedi.
Evinin kapısı da sofrası da herkese açık olan, konukseverliğiyle bilinen Beşir Ağa, “Sözü mü olur Hafız Ağa? Ne demek, buyurun buyurun. Gelin içeri. O dediğin kolay,” dedi.
Hoş beş edip hal hatır sorulduktan sonra konuşmaya dalmıştık ki kahveler geldi. Höpürdeterek içmeye başladık.
Konuyu döndürüp dolandırdılar define işine getirdiler. Define benim ilgimi çekmese de onların derin ilgisi ilgimi çekmiştir. Konu üzerine öyle çok konuşurlar, öyle çok şeyler uydururlar ki kulaklarına inanamazsın. Afallar kalırsın. Çok eğlenceli olur, için için çok güler durursun.
Onlar ateşli ateşli define konulu konuşmalara daldılar ben de onları dinlemeye. Öyle bir ballandıra ballandıra anlatıyorlardı ki dinlememek elde değil.
Beşir Ağa evlerinin önündeki açık avluda büyük tuz taşını anlatmaya başladı. “Bildiğin bir tuz taşı. Gerekli olduğunda kullanır, öküzü, davarı, sığırı tuzlardık. Yıllarca sürdü bu. Tuz taşının ortasını eskiden horasanla  kapatmışlar anlaşılan. Biliyorsunuz burada Rumlarla Ermeniler yaşarlardı. Olanları da biliyorsunuz. Giderlerken yanlarında götürmemişler. O yüzden o taşı oymuş, altınlarını oraya koyup horasanlamışlar. Rengini, biçimini taşın yüzeyine iyice uydurmuşlar. Bir şey belli olmuyordu. Uzun yıllar geçti. Hayvanlar tuz döktüğümüz yeri dilleriyle yalaya yalaya taşı aşındırmışlar. Belli belirsiz izler görünmeye başlamış. Biz göremedik, ayırt edemedik. Avluya girip çıkan bizim yakın çevreden biri mi yoksa köyden başka biri mi görmüş, bilemiyorum, görmüş. Artık ne gün, ne vakit gelmişse, çaktırmadan o horasan tabakayı kırmış. Taşın içindeki altınları almış. Bilinmesin, kimse bir şey anlamasın diye de taşı çevirmiş, altını üstüne getirmiş. Taş yassı, iki yüzü de birbirine çok benziyor. O yüzden onu da ayırt edemedik. Bizim için kuru bir tuz taşı, başka değil. Böylece aradan yıllar geçti. Sırası geldi, havluda düzenlemeler yapıyor, çalışıyorduk. O taşı da yerinden kaldırmak gerekti. Kaldırıp duvara dayayınca o oyuğu gördük. Başta bir şey anlamadık. Ancak biraz inceleyip horasan izlerini görünce yavaş yavaş anlamaya başladık. Avluda taşın içinde kim bilir ne çok altın vardı. O orada onca yıl saklı durmuş, bilememişiz. ‘Şu işe bak, kim aldıysa!’ diye afalladık kaldık. Buna epey yandık.”
Beşir Ağa bunu öyle bir güzel anlattı ki tümümüz de soluğumuzu tuttuk bitirene dek dinledik.
Biraz sonra odaya sofra beziyle bir sofra getirdiler. Bezi serdiler, sofrayı kurdular. Ardından da üstüne bir aş leğeni koydular. Küpte tereyağıyla pişen etli kuru fasulyeyi getirdiler, onun içine döktüler. İçeriyi öyle güzel bir koku sardı ki anlatılmaz. Bizi sofraya buyur ettiler. Vardık sofraya kurulduk. Yeni fırından çıkmış somun ekmekleri böldük. Küpte kuru fasulyenin yanına bulgur pilavı koymuşlar, bir tas da domates turşusu getirmişlerdi. Bu güzel yiyeceklere kaşık sallamaya başladık. Bir güzel karnımız doyurduk. Sonra da kalktık, geri sekinin üzerindeki minderlere oturduk.
Sofrayı kaldırdılar. Yine çay yapmışlar. Güle oynaya konuşarak, pencereden karşı yamaçlardaki çamlara bakarak içtik.
İkindiye az kalmıştı. Hafız emmim, “Yolcu yolunda gerek,” dedi.  Beşir Ağa’dan izin istedi.
Kalktık dışarıya çıktık. Beşir Ağa, “İşte söz ettiğim o taş şu taş,” dedi, o taşı gösterdi. “Yine tuz taşı olarak kullanıyoruz.”
Kibar emmiyle Hafız emmi taşın çevresinde birkaç kez dolandılar. Taşı enine boyuna iyice bir incelediler. Birbirleriyle taş üzerine epey konuştular. Ne dediklerini duyamadım. Biraz sonra yanımıza geldiler. Çıkıp gidecektik ki bu kez de gözleri evin temelindeki bir köşe taşına takıldı. Gözlerini oraya dikerek yürüdüler, taşın üzerine eğildiler.
Hafız emmim eliyle göstererek, “Bak bak, görüyor musun? Taşın üzerinde resimler var,” dedi.
Kibar da, “Cık cık,” dedi, “He yav, bu taşın üzerinde eski resimler var. Neyin resimleriyse, ne anlama geliyorsa!”
Beşir Ağa, Ali abi ve ben de gözlerimizi kısarak oraya baktık. Taşın üzerinde bir şeyler vardı da bir şeye benzemiyordu. Bir sürü çizik vardı, üst üsteydi.
Hafız emmim, “Beşir Ağa, Beşir Ağa,” dedi, “Aha şu taşı görüyor musun şu taşı? Ne varsa bu taşta var. Bu taşı yerinden çıkarıp iyice incelemek gerek.”
Beşir Ağa güldü. “Yok Hafız Ağa sen norüyon,  bana evi mi yıktıracaksın?” dedi.
Beşir Ağa öyle deyince Hafız emmim üstelemedi. Kaldı ki süremiz azalıyordu. Hafız emmim, “Çok sağ ol Beşir Ağa. Yedik içtik, ağzımız tatlandı. Sofran dolu olsun. Biz gidiyoruz. Sağlıcakla kal. Biz de seni bekleriz.”