O da babaları savaştayken doğanlardan olur. O günlerde Bozoklu Hasan Oğlu Mustafa İran içlerindedir. ‘Günü geldi. İpek Gelin doğum yapmıştır. O da yaptıysa! Belli mi oluyor, ölüm kol geziyor. Doğurduysa ne oldu ola? Kız mı oğlan mı? Adı, ya adı?’ diye düşünmüş; kötü düşüncelerle dolmuş, kaygılanıp durmuş, duramaz olmuştur.
Aradan birkaç ay geçer. Ölüm Mustafa’yı Kut’ta bulur. Bir şarapnel göğsünü parçalar, kanlı gövdesiyle kumlara belenir kumlara karışır.
Mustafa’nın künyesi çok sonraları gelir. Emine daha kucaktadır. İpek Gelin ağlar, sözlerini ağıt eder; yakar, yıkar geçer.
Tırış Ali’nin Hasan gelini İpek’le torununa kol kanat gerer.
Salih’ten sonra Mustafa’nın da künyesi gelince karamsarlıkları artar. Ali ile Hüseyin’den de umut kesmeye başlarlar.
Büyük Savaş bitip toz duman biraz dağılır. Ölen kalan belli olur. Ali ile Hüseyin dışları da içleri de yaralı olarak dönerler. Biraz dururlar, soluklanırlar. Ancak bu çok sürmez. Bir toz duman daha kalkar. Bu kez ölümüne kalımına bir toz dumandır kalkan. Ali ile Hüseyin bir daha gider daha bir sürü Anadolu gençleri gibi karışırlar o toz dumana. Ölümüne kalımına girerler kavgaya. Sonunda kazanırlar. Oradan da sağ, bir de alınları açık olarak dönerler.
Töre yine işler. Oğlunun karısı ‘başka yere gitmesin, çocuğu babalık elinde büyümesin’ düşüncesi ağır basar. Büyük olasılıkla ‘miras bölünmesin’ kaygısı da güderler. O yüzden İpek Gelin’i genç oğul Hüseyin’le everirler.
Emine’nin çocukluğu o kara günlerde geçer; yokluklar, yoksulluklar içinde…
Yıllar yılları kovalar, Emine büyür serpilir, on dört on beş yaşlarına gelir. Boylu poslu, alımlı, göz alıcı genç bir kız olur. Bir de ince bellidir. Onu görünce gözleri kalanlar, dilleri tutulanlar ona “İnce Belli,” derler, adı İnce Belli olur, İnce Belli’nin güzelliği böylece belli olur. İsteyeni de çok olur. En çok da Ali Kâ’nın Mahmut ister. Ona
yanar tüter.
Onlar istemekle olmuyor ki. Büyükler var, büyüklerin büyük hesapları var.
İnce Belli’yi Eynelli’den isterler. Çoğuna yok diyen baba Hüseyin bunu ister. İnce Belli’yi başka köye vermek, onu oralardan aşırmak ister. Niye olacak, tarlalarda payı var İnce Belli’nin. O günlerde başka köyde olursa pek uğraşamaz, payını isteyemez. Kaldı ki Hurşit yabancı değildir. Baba Hüseyin’in Eynelli’deki bacısı Esme’nin kayınıdır. Esme, Hurşit’in kardeşi Mahmut Türkmen ile evlidir. 
Bir de bir de… İnce Belli’nin güzelliği dillerdedir. İnce Belli güzel, İnce Belli ince belli. Onu almak isteyenlerin de neler neler vereceği belli. Eynellili Hurşit’in babası, ‘Olmaz, çok. Çok istiyorsun,” dese de yine çok verir.” Toros Hüseyin’le yüz on keçiye anlaşırlar. İnce Belli Hurşit’in olur. Masallardaki Mahmihri burada İnce Belli olur. Onlar da masallarına Hurşit ile İnce Belli olarak başlarlar.
Mahmut’sa için için yanar. Elleri böğründe kalmıştır. 
İnce Belli yayladayken arkadaşı İsmihan’la başka bir arkadaşı daha oduna giderler. Taşıyabildikleri oranda yüklenip Üçoluk’un Ağzı’ndan yaylaya inerler. Oradan yürüye yürüye obanın altındaki Söğütlü pınara gelirler. Yorulmuşlardır. Sırtlarındaki odunu bırakıp su içer sonra da pınarın başına otururlar. Biraz soluklanacaklardır.
O sırada Mahmut da yayladadır. Gönlü de gözü de İnce Belli’dedir. Neye geldiği belli olsa da su içmeye gelmiş gibi eder. Söğütlü’nün ağaç oluğundan yanan içini söndürmeye çalışır. Sonra da duyura duyura diyeceğini der.
Havara da deli gönlüm havara
Bir kız sattılar yüz on davara
Üç güzel indi şu karşı pınara
Pınar senin sağ yanına vurgunum
Pınarın sağında oturan kim, ince belli. Söz kime, belli ki İnce Belli’ye.
Böyle dese böyle anlatsa ne yazar ki. Yazgı yazılmış. Yüreklerinde ateş yananlar yüreklerine kül basarlar. Varsa közleri, içlerinde saklarlar, külden belli etmezler. Mahmut da öyle eder, İnce Belli’ye vurulduğunu belli etmez.
İnce Belli gelin olur, gider.
Yıllar yılları kovalar. Yaşamlarında paylarına ne düştüyse onu alır yaşar giderler. Hurşit  ile İnce Belli’nin bir sürü çocukları olur, evleri cıvıl cıvıl olur. Ancak gel gör ki... İnce Belli acı üstüne acı görür. Daha birkaç aylıkken babasız kalmıştı. Eynelli’de gelinken babasının adını alan kardeşi Mustafa’nın yaşı da babasına çeker. Mustafa’ya Bingöl’den bir acı rüzgar eser. Mustafa sararıp solar, sonra da ölür. İçi yanık İnce Belli’ninse içi daha da çok yanar. Kardeşinin başında bir ağıt yakar ki… Ağlanır da öyle mi ağlanır? 
İnce Belli de dert çokmuş. Daha orta yaşlardayken onca derdi arasında bir kötü dert gelip girer. Öyle bir dert ki. Geçmek, bitmek bilmez. Saçlarını bile döker o dert. “Saç kalmadı başımda,” diye yakınır İnce Belli.
O dert İnce Belli’yi yer bitirir. En sonunda da nice kapalı gözler görüp ağlayan, ağlatan İnce Belli’nin gözleri de bir daha açılmamak üzere kapanır. 
Ağıtlar edene, ağıtlar yakana ağlanmaz mı, ona ağıt yakılmaz mı. Bir de bir de anaysa, ‘Çocuklarımın ölüsün görmeyeyim’ diye yakarırken görmek istemediğini görmüşse… Ana İpek Gelin kocası Mustafa’ya ağladığında İnce Belli kucağındaydı, o ansa ağıtlarındadır. Ağlar, gözlerinden sicim gibi yaşlar akıtır. Der diyeceğini:
Eserba’nın  yazıları
Ceylan kovalar tazıları
Öksüz kalmış ağlaşıyor
Emine’min kuzuları
 Yaylamız yapalak otlu
Suyu soğuk otu tatlı
Yine bugün gamlıyım
Eminem gönüm firkatlı 
Nesi var da nesi var
Kulağında küpesi var
Ahbabında dostunda
Emine’min yası var
Eynelli’nin deresinde
Otlar bitmiş arasında
Vermezdim seni Eynelli’ye
Oldu öksüzlüğün belasına
ELİF ŞAFAK PUSMAZ’A SORDUĞUMDA İNCE BELLİ’Yİ TATLI BİR DİLLE ŞÖYLE ANLATTI 
Bunun manası türküsü kim?.. Ali Kâ’nın Mahmut İnce Belli’yi severmiş. Bibinizi, İnce Belli’yi, Eynelli daha. Gızıkana… Onu severmiş, çok istermiş, aşığımış. Onu da Torus vermemiş, Eynelli’ye vermiş. Bunu da İsmaan söylerdi, İsmaan. İsmaan’ınan emsallarmış, argadaşımış. İsmaan’ınan neyinen emsalmış. Ordan baya Eynelli’ye vermişler. ... Mal kaçırıyor şey Toros. Ordan… Onu da şey, aşığımış. Mahmut, Ali Kâ’nın Mahmut.  İşte şimdiki Mahmut’un dedesi. Deli gibi severmiş. Vermemişler ona. Ordan… 
Havara da deli gonüm havara
Bir gız sattılar yüz on davara
Başlık vermişler keçi, keçi veriyorlar. He…
Üç guzel indi şu garşı punere
Puner senin sağ yanına vurgunum
Ney şey?.. Dağdan, evvel biz de getirirdik sırtımızınan odun yayladan. Sırtımıza yüklenir gelirdik.
Yamaçtan odun getirmişler; Emine, İsmaan, ordan daha başka bir arkadaşı daha. Emine, Soğutlü’nün oraya… Soğütlü’nün böğürleri şöyle tümsek tümsek ya, ordan… Emine… Punerin sağ tarafına konmuşlar. Yorulmuşlar baya, sırtlarında odununan. Ordan… Bu da işte
Havara da deli gonüm havara
Bir gız sattılar yüz on davara
Nasıl getiriyo bunu aşık. Ondan sona,
Üç guzel indi garşı punere
Puner sening sağ yanına vurgunum