Aradan bir süre geçmiş. Acıları köz köz dursa da küllenmeye başlamış. Habe Gelin, bacısı Esmehan’a konuyu açmış.
“Anşa’mın yeşil sandığı,” demiş. “Ne Anşa var ne de kocası. Aldık, küçüklüğünden beri çeyizini dizdik. O sandığa yerleştirdik. Onu bana geri verin. Anşa’mdan bir kalıt olarak ona bakar avunurum.”
Bacı Esmehan bunu anlayışla karşılamamış, “Olmaz, vermem,” demiş. Böyle başlayan bu tartışma az da olsa aralarının bozulmasına neden olmuş. Bu yüzden birkaç kez çekişmiş, ağız dalaşı etmişler.
Bu dargınlık biraz sürmüş. Ancak birileri araya girmiş, arayı düzeltmiş. İş tatlıya bağlanmış. Esmehan’ın sandığı vermeye gönlü olmuş.
Birkaç kişi baş tutmuşlar. Gelmişler sandığı yüklenmiş, götürmüşler. Cücegilin evin yanından çıkmışlar. Soku Taşı’nın yanından geçip gidiyorlarmış ki… 
Pek ne dendiği ne konduğu bilinmiyor. Sandık evden çıktıktan sonra Çandırlılar kendi aralarında yeniden bozuşmuşlar. Biri ya da birkaçı sandığı geri almak için koşmuş, orada onları çevirmişler. “Sandığı vermeyiz. Sandık bizim. Geri eve götüreceğiz,” demişler, diretmişler.
Köyün orta yerinde, köylülerin gözü önünde başlayan bu çekiş gittikçe kızışıyormuş. Ya Çandırlılardan ya da Habe Gelingilden biri -kim olduğu bilinmiyor- elinde baltayla ortaya çıkmış.
“Altı üstü bir sandık. El bile değilsiniz, bir de bacısınız. Bunun için gönül kırıyorsunuz. Birbirinizi, bizleri üzüyorsunuz. Buna değer mi?” diye çıkışmış. O öfkeyle eline baltayı alıp sandığa doğru yürümüş. Kıracak, paramparça edecek. Kavağı kesip takırtıyı bitirecekmiş. 
Varmış baltayı sallamış, ilk vuruşta sandığı yaralamış. Daha çok vurup kıracakken araya girmişler, baltayı elinden almışlar. Başka vurdurmamışlar.
Bu böyle daha da ileri gidince Çandırlılar artık seslenmemiş. Onları yatıştırmak isteyen biri de, “Kaldı ki Anşa’nın çocuğu yok. Sandık anasına verilmeli, anasının olmalı,” demiş. 
Böyle böyle olmuş da sonunda sandığı Habe Gelin almış. Artık, ara sıra yeşil sandığı açar kızının dizdiği çeyizine bakar, tümünü de bir bir eline alır koklarmış. Özlemin, özlediğinin kokusuymuş o kokladığı. Sonra da dayanamaz ağlarmış. Ağladıkça da ağıtı gelir, onu söz eder dilinden dökermiş. 
ANŞA’MIN YEŞİL SANDIĞI
Anşa’mın yeşil sandığı
Daha elinin değdiği
Hiç içimden çıkmıyor
Anşa’mın can verdiği

Gözlerinde sürmeyinen
Göğsü gümüş düğmeyinen
Adam kendine mi kıyar
Osman yârin ölmeyinen
ÇOK DAHA SONRALARI O YEŞİL SANDIK 
Usumun yeni yeni yetmeye başladığı 1960’lı yıllardı. Çocukluğum orada geçti. “Büyük ev” derdik. O sandık yüklüğün yanında dururdu. Anam kullanmadığı, bir gün gerekli olur diye ayırdığı ufak tefek şeyleri onun içinde saklardı. Ön yüzünde kabartma bir desen vardı. Benim gördüğümde açık yeşil renkteydi. Demek ki onca yıl o da solmuş. O yara izi sandığın önünde, kapağının biraz altındaydı. Anlaşılan Habe Gelin de günü gelip gidince o sandık oğlu Çam Ali’nin karısı olan ebem Hatip’in Fadime’ye kalmış. O acıları yaşayanlar gidince de o acıların yarası yalnızca o yeşil sandıkta kalmış. Yıllar geçtikçe de o sandıktaki yaranın ne yarası olduğu unutulmuş. Sandık solduğu gibi eskimiş de. Olanlar unutuldukça, yıllar devrildikçe bir değeri kalmamış.
Çok eskilerde Sürmeli Anşa’nın düşlerini süsleyen, gönlünü ısıtan o sandık şimdi yerinde değil. Ne olduğunu bile bilen yok. Büyük olasılıkla kırılıp odun edilmiş, kim bilir kimin ocağında yanarak kimleri ısıtmıştır.
Sürmeli Anşa’nın bu acı öyküsü gelin geldiği Sipahioğullarına da gelin olduğu Çandırlılara da çok dokunmuş olmalı. Daha düne dek onun yasını tutup, bir uzak yer Galiçya’da ölen Osman’ı anlatıp dururlarmış. “Adı benziyor, yazgısı, yaşı benzemesin,” diyerek, doğan kız çocuklarına Anşa adını verir anısını da yaşatırlarmış.
AÇIKLAMALAR
1 Anamın kaynanasından duyduğu türkü ile radyodan dinlediği türkü birbirine oldukça benziyor. Ancak öyküleri başka. Radyodaki Türkü Ürgüp yöresinden. 1940’lı yıllarda Refik Başaran derlemiş. Bu ağıtıysa Habe Gelin 1917 yılında yakmış.
2 Habe Gelin’in ‘Habe’si heybe sözcüğünün ora ağzıyla söyleniş biçimidir. Habe Gelin, Heybeli Gelin demektir. Ona böyle demelerinin nedeniyse heybeli olmasındanmış. Koyunları çok olurmuş. Yününü eğirirler iplik ederlermiş. O iplikleri boyarlarmış. Boyayı da kendileri yaparlarmış. Dağlardan kimi bitki kökü, kabuğu, dalı, sapı, yaprağı, meyvesi, tohumu ve çiçeklerini toplar kazanlarda kaynatarak boyasını çıkarırlarmış. İplikleri de o kazanlara atar doyana, rengini alana dek kazanın içine batırır batırır çıkarırlarmış. İşte o boyalı iplikleri kendi işliklerine götürür, üzerine bir sürü güzel desenler işleyerek dokurlar heybe yaparlarmış. O heybelerden biri Habe Gelin’in omzundan eksik olmazmış, genelde öyle bir heybeyle gezermiş, o yüzden. Çok karşılaşıldığı gibi ona da ona özel takma bir ad vermişler, onu o adla anıp söylemişler. Gerçek adıysa Fadime, kütükte Fatma’ymış. Kütükteki bilgilere göre ölüm günü ile yılı 15-09-1937. Doğum yılıysa yazılmamış. Büyük olasılıkla 1870-1880 yılları arası yıllardan biri olsa gerek.
3 Osman’ın anası Esmehan’ın doğum günü ile yılı ve ölüm günü ile yılı kütükte belli. 07-01-1864 – 15-10-1938. Öldüğünde 74 yaşındaymış.
4 Baba Çandırlı Ali’nin doğum günü ile yılı 01-07-1861, ölüm günü ile yılı 15-03-1920. Öldüğünde 59 yaşındaymış.
5 Tırış Ali’nin Hasan’ın ölüm günü ile yılı ise 15-06-1934.
6 Kütükte Anşa’nın ölüm günü ile yılı 15-05-1917’dir
KİMİ SÖZCÜKLERİN ANLAMI
Tahaffuzhane: Sefer sırasında, yolcu ve çalışanların arasında bulaşıcı hastalık görülen gemilerin karantina sürelerini geçirmeleri, gerekli sağlık önlemlerinin alınması ve hastaların iyileştirilmeleri için büyük limanlara yakın kıyılara kurulmuş sağlık kuruluşu.
Anşa: Ayşe
Guş: Kuş
Yüklük: Evlerde yatak, yorgan gibi şeyleri koymaya yarayan yer veya büyük dolap, yük, yük odası.
KAYNAKLAR
Mevlüde Güvenç-Koç: Habe Gelin’in oğullarından Çanakkale ve Kurtuluş Savaşı Gazisi Ali Çavuş’un (Çam Ali’nin) gelinidir. Oğul Dursun Koç’un eşidir, benimde anamdır. Ölüm yılı 2017.
Oya Dağlar Macar: “Galiçya Cephesi’nde Osmanlı Birlikleri Ve Sağlık Hizmetleri (1916-1917)” adlı (sanırım tez) çalışması.
Oya Dağlar Macar: “Birinci Dünya Savaşı’nda Osmanlı Ordularının Galiçya Cephesi’ne Gönderilmesi ve Cephe Gerisinde Yaşananlar” adlı (sanırım tez) çalışması.