Yıl 1912 olur. Hasan Ağa elli yaşındadır. İşte o ara Balkan Savaşı patlak verir. Büyük oğulları Şükrü ile Salih’i de çağırırlar. Onlar da silah altına alınan diğerleriyle yola düşer savaşa katılırlar. Cephelerde kan gövdeyi götürmektedir. Şükrü de vurulur, şehit düşer. Daha çocuğu yoktur. Arkada kalan genç karısı çok durmaz. İlerideki komşularının oğulları Osman’la evlenir. Ara sıra dışarı çıkıp göstere göstere önlüğünü silkelemesine Habe Gelin çok içerler. “Onun böyle etmesine Şükrü’mün cephede kalmasından daha çok acıdım. Evden çıktı da kapı ağzına vardı,” diye sokranır durur.
Oğul Salih bu savaşın sonunda onbaşı rütbesiyle köyüne döner. Artık o bir savaş gazisidir, gövdesinde de içinde de yaralar türlü türlüdür.
Çok geçmez. Balkan Savaşı’nın yaraları kapanmadan, acıları geçmeden I. Dünya Savaşı başlar.
Tırış Ali’nin oğlu Hasan’ın köydeki üç oğlu da yetişmiştir. Salih’le birlikte o üç oğul; Mustafa, Ali, Hüseyin de seferberliğe çağrılır. Dört kardeşin üçü dört bir yanda açılmış cephelere, Hüseyin de Kayseri’ye gönderilir. Mustafa bir yıllık evlidir ve karısı İpek Gelin yüklüdür. O gittikten birkaç ay sonra da çocuk doğar. Mustafa doğum olacağını bilse de ne olduğunu, nasıl olduğunu bilmeyecek, bilemeyecektir.
Onlar da karşılarındakiler de ölmeye, öldürmeye gelmişlerdir. Başları koltuklarında, ölüm kalım savaşındadırlar. Salih, Kafkas Cephesinde Sarıkamış Harekatı sırasında soğuk, buz ve ayazda diğer on binlerce asker gibi donarak, Mustafa da Irak Cephesinde, Kut’taki çarpışmalarda bir şarapnel parçasının göğsünü parçalamasıyla şehit olur.
Ali ise çeşitli cephelerde savaşır. Kurtuluş Savaşı başladığında ona da katılır. Kurtuluş Savaşı kurtuluşa erilerek biter. Ali Çavuş sonunda köyüne döner. Hüseyin ise Kayseri’den çoktan dönmüş köydedir.
Oğulları seferberliğe, ardından Kurtuluş Savaşı’na çağrılınca Hasan Ağa’nın işleri başlı kalmıştır. Kaldı ki ortalık karışmış, at izi it izine karışmıştır. Birden türlü türlü çeteler türemiş halka göz açtırmaz olmuşlardır. Eli silah tutanlar cephelerde düşmanı yurttan kovmak için ölümüne savaşırken, onlar, korumasız kalmış köylere saldırmış, köylüleri soymuş, ellerinde avuçlarında ne var ne yok almışlardır. O yüzden elindekilerin çoğu da onlara gitmiştir.
İki kardeş bir olurlar. Yine çiftçilik ve hayvancılık yaparak düzenlerini yeniden kurarlar.
Evlenirler, çol çocukları olur. Yine davar ve sığır sürüleri ile ilkbaharda Yoğurtyurdu yaylasına çıkarak atalarından kalma oba geleneğini sürdürürler. Çoğu yıllar yaylada kışladıkları bile olur. Köydeki yaşamlarını toplu aile geleneğine bağlı olarak uzun süre sürdürürler. Ayrılmazlar, bir arada kalırlar.
21 Haziran 1934’te soyadı kanunu çıkar. Onlar da “Koç” soyadını alırlar.
Soyadlarını verirken kiminin yaptığı işe göre, kiminin yürüyüşüne, duruşuna ya da başka bir özelliğine göre yakıştırıp yapıştırmışlar. Çoğu soy adlarını köyün yeni açılan ilkokulunun ilk öğretmenlerinden Hadi Çapanoğlu Hoca vermiş. Hadi Hoca “Koç” soyadını bizimkilere hayvancılıkla uğraştıkları için vermiş. Sürüyle davarları varmış. Öyle koçları, tekeleri olurmuş ki üstlerine binsen götürürlermiş. Hadi Hoca, “Bunların davarı, koçu çok. Soy adları da ‘Koç’ olsun,” demiş.
Tırış Ali’nin oğlu Hasan yaşlanır. Yıl 1934 Haziran ayı ortalarıdır. O çok şey görmüş geçirmiş gözleri bir daha açılmamak üzere kapanır. Yaşı 77’dir.
Elleri koynunda, gözleri yollarda oğul bekleyerek onca acılar çeken analardan biri olan Habe Gelin de yaklaşık üç yıl sonra ölür. Eylül ayı ortalarıdır, yıl 1937. Yaşı 73.
1945 yılına geldiklerinde iki kardeş ayrılmaya karar verirler. Ayrılıp bir ev iken iki ev olurlar. Yine de evleri yan yanadır, ellerinden geldiğince birlikte, yan yana yaşarlar.
Anadolu’da köylerde her kişinin, her soyun bir takma adı vardır. Bu takma adlar çoğunlukla kişi adlarının önüne geçer. İşte Sipahioğullarının torunları olan Ali Çavuş’un takma adı Çam Ali’dir. Hüseyin ise Torus’tur. Ailelerine de Çam Aligil, Toruslar derler. Bu günümüze değin da böyle gelmiş söylenmiştir.
Ali Çavuş köyde uzun yıllar muhtarlık yapar. 1960 yılında da o çok ölümler görmüş gözlerini yaşama yumar.
1968 yılında savaş gazileri yasası çıkmıştır. Şükrü Koç, babası Hüseyin Koç için uğraşır. Ona gazilik madalyası alır, onu gazi aylığına bağlatır. Hüseyin 1980 yılına dek yaşar, sonra da seksen yılı geçgin yaşayıp gördüğü dünyaya gözlerini yumar.
*
1930’larda başlayan atılımlarla endüstri gelişir. Dokuma, şeker, uçak, silah vb. fabrikalar kurulur. Bunun yanı sıra inşaat sektörü de gelişmektedir. Bu durum işçiye olan gereksinimi büyütür. Bu gelişmeler köydeki iş gücünü kentlere çekmeye başlar.
1945–1950 yıllarına gelindiğinde sanayileşmeye daha da ağırlık verilir. Bu durum köyden kente iş gücünü daha da hızlandırır. Köylüler de tarım ve hayvancılığı bırakarak kentlere yığılmaya başlarlar. Köyünden dışarı çıkmayan köylüler yorganlarını sırtlar Adana, İzmir, Bursa gibi büyük kentlere çalışmaya giderler.
İşte insanlarımız gurbetle ilk kez bu yıllarda tanışırlar. Çoğu inşaat kollarında çalıştıkları için bu gidişler mevsimlik olur. İlkbaharda gider, kışa doğru işler bitince de geri dönerler.
1960’lı yıllarda Almanya kendi iş gücü açığını kapatmak için Türkiye’den de işçi ister. Almanya’da iş çok, Türkiye kırsalında işçi çok. Bu yüzden yurt dışına büyük bir işçi akını başlar. Böylece bir de Almanya gurbeti başlamış olur.
Bu başladığında başka bir şey daha başlar, Alamancılık. Yamalı şalvarları, yırtık, kirli gömlekleriyle gidenler takım elbise giymiş, boyun yuları takmış olarak, başlarında da süslü bir hoterle* izine gelirler. Bellidir, belli ederler. Ceplerinde paraları da vardır. Artık çalımlarından, cakalarından geçilmez.
Bu çok ve çabuk gelişmeler toplumsal, kültürel yaşamda da etkili olur. Orta bağ bozulunca kıyı bağ da bozulmaya yüz tutar. Bunların sonucunda kimi gelenekler, töreler bozulur darmadağın olur. Ataerkil aile, yani toplu aile geleneği kökünden sarsılmaya başlar.
1965 - 1970 yıllarında köyden kentlere ve yurt dışına bu kez toplu göçler başlar. Kentlere, yurt dışına çalışmaya gidenler para kazanıp geri döneceklerine orada kalırlar. Doğal olarak da eşleriyle çocuklarını alıp götürür oraya yerleşirler. Böylece köyler boşalmaya, ıssızlaşmaya başlar.
Koşullar gereği birbirine sıkı biçimde bağlı aileler yavaş yavaş çözülmeye başlar. Büyük aile olarak kalamaz ayrılırlar.
Bu durum Sipahioğullarının da başına gelir.  Onlar da başlangıçta büyük bir aileyken önce birkaç aileye, daha sonra da onlarca çekirdek aileye bölünerek dağılırlar. Sipahioğullarının bir bölüm bugün Hisarbey köyünde, bir bölümü de yurdun çeşitli yerlerinde ve yurtdışında yaşamlarını sürdürmektedirler.
Bugün Koç soyadını alan Sipahioğulları yüzyıllar boyu yaşadığı Bozok bölgesinde gün gelmiş bey olup yönetmiş, gün gelmiş varlıklı bir ağa olmuş hayvancılık yapmış, ekip biçmiş, kimi gün gelmiş yoksul düşüp ekmeğe muhtaç olmuşlardır. Yine de kendilerini bozmamışlar hangi koşullarda olurlarsa olsunlar iyiden, doğrudan yana kalıp düzgün bir yaşam sürdürmüşlerdir.
*
*Hoter: Fötr şapkaya bizim oralarda verilen ad. Dillerine böyle kolay gelmiş.

Nüfus kayıtlarına göre:
Tırış Ali’nin oğlu Hasan’ın kimlik bilgileri:
Adı: Hasan
Baba adı:  Ali
Ana adı:  Asiye
Doğum:  01-07-1857
Ölüm yılı: 15-06-1934
Tırış Ali’nin oğlu Hasan’ın karısı Habe Gelin’in kimlik bilgileri:
Adı: Fatma
Baba adı: Memiş
Ana adı : Hatice
Doğum: 01-07-1864
Ölüm: 15- 09-1937
Kaynaklar:
Dursun Koç: Babamdır. 1. Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşı gazisi Ali Koç’un oğludur. 1976 yılında genç denilecek bir yaşta aramızdan ayrılmıştır.
Celal Koç: 1. Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşı gazisi Hüseyin Koç’un oğludur. Ölüm yılı 2012.
Faruk Sümer: Prof. Dr. Tarihçi. Bozok Tarihine Dair araştırmalar