Kör Ali’nin Salim (Büyükünlü) anlattı:  “Çobanlık yaptığım yıllardı. Davarı güderken Topal Omuş ve birkaç komşunun keçisi sürüden ayrılmış. Görmemişiz. Artık nereye gittilerse yoklar. Akşam olup dönünce bu açığa çıkıyor. Keçileri yitenler bunu önce gelip biz çobanlara sorarlardı. Öyle etmeyip doğrudan muhtar Çam Ali’ye gitmişler. Ben ocağın köşesine yağannımı verdim yatıyordum. Birden kapıya güm güm vuran oldu. Yerimden kalkıp açmaya gidecektim ki kapı tan diye açıldı. Bir de baktım ki Çam Ali. Girdi kapının ağzına dikildi. Beni öyle köşede yatar görünce, ‘Ulan köpoğlu köpek, komşunun koyunu, keçisi dağda kalmış, sen burada keyif çatıyorsun. Kalk bakalım. Hadi git ara. Arayıp bulmadan da gelme,’ diye bana çıkıştı. Sesimi çıkaramadım. Çıktım gittim, öbür çoban arkadaşı da yanıma aldım. Gece geri dağa keçi aramaya gideceğiz. Karanlıkta göz gözü görmez ki keçileri görüp de bulalım. Çamların arasına daldık. ‘Burada bizi Çam Ali görecek değil ya, şu çalının dibine bir ateş yakalım, geceyi burada geçirelim. Ortalık ışıyınca kalkar keçileri armaya çıkarız,’ dedim. Ateşi yaktık, başına oturduk. Konuşmaya dalmıştık ki birden bir ses gürledi. ‘Vay köpoğlu köpekler, şunlara bak! Keçileri aramaya gitmiyorlar da burada oturuyorlar! Kurt yer diye düşünmüyorlar da. Böyle kaygısızlık mı olur? Ben şimdi size gösterim.’ Deden Çam Ali bizi gözlemiş. Yiğit bir boz eşeği vardı. Üzerine atlamış gelmiş. Bizi böyle görünce bastı kalayı. Daha kükrüyordu ki biz oradan Dölekkaya’ya doğru bir kaçtık, göreceksin. Tazı kovalasa tutamaz.”
Dedemin sözünü dinlerler, dediğini yaparlarmış. Böyle etkili biri olmasının muhtarlığıyla ilgisi yokmuş. Onu dinlemeleri ondan korktuklarından değilmiş. Bütün bunlar ona olan sevgilerinden, saygılarındanmış.
KADINLAR DA ONDAN ÇEKİNİRLERMİŞ
Anam da bunu şöyle anlatırdı: “Yaylacılarla eşekle yayladan gelirken, ‘Aman Çam Ali bizi eşeğin üstünde görmesin,” derler, Nuh Ağa’nın bahçenin yanında eşekten inerler, köye yürüyerek girerlerdi. Yoksa kayınbaba onların yüzlerine gelir, kızardı. “Köpoğlu köpekler utanmıyorsunuz da!’ diye çıkışır haşlardı. Köylüler onu iyi tanıdıkları, sevip saydıkları için seslenmezlerdi.”
GÖNLÜ GENİŞ, ELİ BOLMUŞ
Çam Ali’yi iyi bilenler en çok onun hayır sever olduğunu anlattılar. Yoksulun durumunu bilir geleni boş çevirmezmiş.
Bibimin Şükrü anlattı. “Bir gün dedemle avlunun önünde oturuyorduk. O ara Yakup’un Derviş geldi. Fısıldayarak Ali dedemin kulağına bir şeyler dedi. Ne dediğini güçlükle duyabiliyordum. ‘Ali emmi evde un kalmadı,’ diyerek yakınıyordu. Ali dedem kalktı, içeri girdi. Ebeme, ‘Bir torba un doldur, elini çabuk tut biraz,’ dedi. Ebem yüzünü astı, sokrana sokrana gitti torbayı doldurdu . Sonra da getirip Derviş’in sırtına yüklediler. Derviş sevine sevine, yapılan iyiliğe borçluluk duygusuyla un dolu torbayı aldı gitti. O ara çocukluk ya, ‘Dede,’ dedim, ‘parasını vermedi.’ Bana baktı, parmaklarını ağzına götürdü. Tatlı sert bir sesle, ‘Sus, sus ,’ dedi, ‘Oğlum para almak olur mu? Komşudur.’ İşte böyle biriydi dedemiz.”
SÖZÜNE GÜVENİLİR, SEVİLİR SAYILIRMIŞ
Köylüler aralarında anlaşamadıkları bir şey olduğunda ona gelir danışırlarmış. O da sözünü çekmez kim haklı kim haksız söylermiş. Onu dinlerlermiş. Dediklerine karşı çıkmazlarmış. Aralarındaki anlaşmazlıkları onun aracılığıyla çözerlermiş. 
ÇAM ALİ DEDEMİN DE KORKTUĞU BİR ŞEY
Dedemin çok ilginç bir durumu daha varmış. Önce anamın anlattığını söyleyeyim, sonra da o durumunu.
“Daha yeni gelindim. Kayınbaba kağnıyla dağa oduna gitti. Öğleye doğruydu. Kaynana birden ‘Vay başımıza gelenler!’ dedi, ‘Çam Ali’nin azığı avlunun köşesinde kalmış. Unutmuş, kağnıya koymamışız. Şimdi yandık. Çam Ali akşama gelince bizimle harp eder,’ diye bunun korkusunu çekmeye başladı.  İçi sıkkın, gergin dolandı durdu. İkindi sonuydu. Sela verildi. Duyduk ki Aşır ölmüş. Kaynana bunu duyunca ‘oh’ çeker gibi etti, belli belirsiz gülümsedi. ‘Ölüye gülünür mü, bu ne yapıyor?’ diye düşünürken, ‘Gelin,’ dedi, ‘Çam Ali’nin öfkesinden kurtulduk. Korkma.’ Ben onların huyunu husunu pek bilmediğimden bu dediklerine bir anlam veremedim.  Yalnızca dinledim. Kendi kendime, ‘Bekleyeyim bakalım, ne olacak?’ dedim.
Akşam ezanı okunuyordu. Kağnının sesini duyduk. Gıcırdayarak geldi. Koşar adım dışarı çıktık. Kayın baba öküzlere, “Dovah,” diyerek kağnıyı durdurdu, dayakladı. Meses elinde kaynanaya yöneldi, ‘Ulan yoluk avrat,’ dedi öfkeyle, ‘azığımı nasıl koymazsın. Bütün gün acımdan öldüm.’ Mesesi kaldırdı kaynanaya vuracaktı ki kaynana,  ‘Herif herif duydun mu, bugün Aşır öldü,’ dedi. Kayınbaba durdu kaldı, eli de havada kaldı. Gözleri doldu. Mesesi yavaş yavaş indirdi. ‘Deme avrat, ne zaman öldü. Vah Aşır’ım vah, sen de mi gittin?’ dedi. Çok üzüldü, ağlamaklı oldu. Açlığını unuttu. Kağnıyı öyle yüklü bıraktı. Öküzleri boyunduruktan çözmedi bile. Gitti abdestini aldı. Doğru caminin yolunu tuttu. Kaynanayı görmeliydin. Gözlerinin içi gülüyordu. ‘Gelin, gördün mü bak?’ dedi, ‘ben sana demiştim. Bugün de böyle kurtulduk.’
Durumuna gelince… Çam Ali dedem ölümden çok korkarmış. Köyde bir ölü olduğunda bütün gününü camide geçirir, namaz kılar, yalvarır yakarırmış. Buna afallamamak elde değil. Dünya Savaşı gör, Dünya Savaşı’nın en yoğun en kanlı çarpışmalarının olduğu yerde topçu ol; topunla ateşler kus, düşman toplarının ateş kustuğu yerlerde ol; daha sonra da Kurtuluş Savaşı’na katıl, başın koltuğunda dosdoğru ölümün üzerine yürü, bir an olsun bile korkma, ölümü kovala. Şimdi de ondan kaç, kork. Bunun bir açıklaması olmalı. Bunu Çam Ali dedeme çok görmemeli. Çok duygulu, incinir, kırılır bir olmasından olsa gerek bu. Ölümden korktuğundan değil de ölüme karşı elinden bir şey gelmediğinden olsa gerek bu. Ölümün kol gezdiği savaş günlerinde onu yendikten, bir sürü güçlükleri de yendikten sonra bir gün gelecek ona yenileceğini bilmesinden olsa gerek bu korku, başka değil. Camiye gitmesinin nedeni de, ‘Onu çok yendim, ancak biliyorum sonunda o beni yenecek. Allah’ım bunu bilmeyeyim, bilmeden al canımı,” diye yalvarıp yakarmak için olsa gerek.