İnsanın ruhunu etkileyen sözlerin başında şiir gelir. Şiirin toplum içerisinde ne kadar önemli bir yeri olduğunu hepiniz biliriz. Şiir, toplumsal hayatın en temel öğesi olup, dilin ve insanın özüdür. Şiir öylesine apayrı bir dildir ki başka hiçbir dile çevrilemez. Bir şiirde önemli olan şey; ne söylenendir, ne de söyleme şeklidir, ne anlamdır, ne de musıki... O bambaşka birşeydir ve anlatılamaz.
Elbette ki şiirin hamuru insandır, insan sevgisidir. İnsanı anlamayan şiir yazamaz, yazsa da eksik yanı çoktur, şiir olmaz. Şiirin olmadığı yerde, şairin bulunmadığı toplumda insan da, insan sevgisi de olmaz. İnsanı insana ancak şiir sevdirir, insanı insana yaklaştırır.
Sait Faik der ki: “Şiir olmayan yerde insan sevgisi de olmaz. İnsanı insana ancak şiir sevdirir. Şiir, insanı insana yaklaştıran şeydir.”
İşte kaliteli şairi, kaliteli şiiri burada aramak lazım. İşte burada kapımız, Yunus sevgisine, Mevlâna hoşgörüsüne açılıyor. Avrupa’dan kovulan Yahudileri kucaklayan Osmanlı Padişahına açılıyor kapımız. Peygamber sevgisini şiar edinmiş mevlid’den başka edebi eseri bulunmasa da, din alimi Süleyman Çelebi’ye açılıyor kapılarımız.
Zira şiir, insandaki bakış ufuklarını genişleten, gönlü derinleştiren, tefekkür ve tahassüs zarâfeti ile idrâkleri incelten bir sanattır. Lügat olarak da şuur kelimesi ile alâkalı olan şiir, tesir gücü yüksek bir zevk-i be¬diî¬dir. Allah Rasûlü -sal¬lâl¬lâ¬hu aleyhi ve sellem- buyururlar:
“Şüphesiz bâzı beyanda büyüleyici bir güç vardır (tesiri kesindir).” (Buhârî, Tıb, 51)
Bu hakîkat dolayısıyla Osmanlı, bu sahaya gerekli alâka ve rağbeti göstermiş, Anadolu’dan kendisine tevârüs eden zengin şiir kültürünü daha da ilerilere götürmüştür.
Denilebilir ki şiir, Osmanlı’da her gönlün seviyesine göre hitâb edebilen apayrı bir mektepti. Karanlık geceleri aydınlatan bir kandildi. Bir yol göstericiydi. Bir öğütçüydü. Bir tesellî idi. Hislere tercümandı. Düşmana karşı bir silâhtı. Yaralı gönülleri saran esrârengiz ve şifâlı bir tabipti.
Ruhları şahlandıran bir vecddi. Kulu Rabbine ulaştıran bir vâsıtaydı. Peygamber muhabbetinin tutuşturucusuydu. Bir aşktı. Öyle bir aşktı ki, insanı dâimâ yüce ufukların yolcusu eylerdi. Bu bakımdan şiir, en alt kademedeki sıradan bir ferdin hâfızasında dahî kendine yer bulurdu. En azından birkaç beyit bilmeyen kimse, hemen hemen yok gibiydi.
Rengini ve âhengini toplumun rûhî yapısından alan şiir, Osmanlı’da îman ve irfân ile mezcolmuştu. Bunun neticesi olarak da şâirler, hu¬sû¬siyle Allâh’ın varlık, birlik ve sıfatlarından bahsedilen “tevhîd”ler, Cenâb-ı Hakk’a tazarrû ve niyaz dolu “münâcât”lar ve Haz¬ret-i Peygamber muhabbetinin yanık bir yürekle terennümü olan “naat”ler vü¬cû¬da getirdiler. Böylece mükemmel bir tevhîd, münâcât ve naat edebiyatı doğdu.
Öyle ki bunlar, dîvan yazmak isteyen her şâirin takip ettiği bir usûl hâline geldi. Dîvanlarda şiirler, tevhîd, münâcât ve naat ile başlayıp daha sonra diğer mevzûlarla devam etti.