Minik ellerim vardı, kıymetlim diye doluşan sabahlarım. Çiçekli bir elbisem, bakışlarında süzülen bir prensestim. Saçlarımı ördüğün sabahları listeledim, raf raf dizdim buket buket, kuruttum, gittiğin gün bende gittim.
Ruhumu toparladım, avuç içlerime sakladım eşsiz kokunu sonsuz duruşunu.
Ellerime kına sürüşünü! Yağmurda yok oluşunu, baharın kokusunu seninle uğurladım şemsiyeli sabahlarımı. Rüzgârın en naif dokunuşunu listeledim. Kare kare, aştım en derin kuytulara sakladım sensizliğimi.
Seninle ruhumu alıp da, oraya gönderdim. Sonra sen diye bir ben bıraktım takvim yapraklarına!. Uzaktan uzağa, kısadan kısaya inen pencerem vardı yakın ve kimliksiz bakışların en derinden bir çınar gibi duruşun, vakitsizce gidişin!
Sen veda etmiştin bana!
Söylediğin son cümleler hala kulaklarımda ıssız ve sessizce damlıyor sabahlarıma.
Sen düşüyorsun aklıma, ıslak bir dere iniyor yanağıma sonra tuzlu birazda nemli kalıyor her sabah öptüğün yanaklarıma...
Her gelişin bir defa idi normal de, anlamamış olmam imkânsız diyorum. İkinci gelişin veda idi ıslak şemsiyen ile. Şimdilerde dinliyorum sesinin sukutuna gizlenmiş vedanı.
Kalbim uyku halinde.
Sen gideli gözlerim yeşil kuytulara hâkim ruhum en derin köşelere çekilmiş.
Issız ve sessizce dinlemekte bu şehri ışıkları siyah beyaz limanları kayıp gemiler dolu. Derin derin batmakta, kıyamam diye bakıyor köşelere ağlayan tablolar.
Tuale karışmış bulgur tenli çocuklar. Beyaz çoraplar, yaşlı nineler, yolunu kaybetmiş çerçeveler.
Uğradı mı buğday tarlalarına siyah gözlü çocuklar? İpek tenli örtüler serildi yer yer, köşe köşe mermerler. Kızılcıklar toplandı kuruldu kazanlar.
Önce indi çerçeveden anılar!
Sonra topladındı dualar...
Avuçlarım semaya baktı, ben sende giden bana baktım! En yakın olanı seçtin, ikimizi de sessiz bıraktın.
Benim kıymetlim uğurladım seni salalar ile! Dualarımda sakladım pamuk sakallarını, ışık vurdu yüzüne indi kıbleme. Sessizce nağmeler sızladı yüreğimde.
Sonra…
Ellerimde karanfiller ile uğurladım bütün güneşli sabahlara..