Güdülelmacılı köyünden Abdurrrahman Ağa’nın beş oğlu vardı ve bunların dördünü evlendirmişti. En küçük oğlu seferberlik ilan edildiğinde dünyaya gelmişti. Adını Ferman koydu. Seferberlik ilan edilince dört oğlu birden cepheye gitmişti.
Abdurrahman Ağa oldukça variyetli, geniş arazilere sahipti. Tarlada dikili kalan tırpanları dört gelini sahiplendi.
Güçlerinin yettiğince çalıştılar, o yaz tarlada ekin bırakmadıkları gibi harmanı da kaldırdılar. Her işe yetiştiler.
Eşi Mevlüde hanım koyunlardan kırkılan yünleri boş kaldıkça eğirip, gelinlerine çorap ve kazak ördürdü. Onun bu gayretine kimse akıl erdiremiyordu.
Ne yapacaksın bunca çorap, kazağı diyenlere “Oğullarınız bu kış günü vatan beklerken siz evinizde onların üşüdüğünü hissetmiyor musunuz?” dedi.
Mevlüde ananın söylediği bu söz bir kez daha göz pınarlarının akmasına sebep olmuştu.
“Boş durmak şeytan işi yavrularım, elinizde daima bir iş bulunsun, hadi yarın çıktı geldi ne yedirip giydireceksin, hem belli mi olur bakarsınız cepheye yollarız.” dedi.
Zaten köyde harp dışında bir şey konuşulmuyordu ki. Ölen ya da kesilen hayvanların derileri hiç israf edilmiyor, özellikle büyükbaş hayvan derileri parça parça dilinip çarık yapılıyordu.
Mevlüde ana tüm köyü gayret getirmişti. Köy muhtarı askerlik şubesine giderek, köyde hazırladıkları iaşeden bahsetti.
Şube kumandanı hemen hemen her köyde buna benzer hazırlıklar yapıldığını belirtip, kendilerinin götürme imkanı olmadığını söyledi. Bazı köylerden gönüllüler tarafından cepheye erzak götürdüklerinden bahsetti. Eğer gönüllü gitmek isteyen olursa da şubeye haber vermelerini tembihledi.
Onca erzak, giyim eşyası hazırlamışlardı. Köye döndüğünde Abdurrahman Ağa’ya durumu anlattı.
Abdurrahman Ağa “Bizim köyden bunu yapacak kimse yok, hele bekleyelim, gün ola harman ola.” dedi.
Abdurrahman Ağa’nın canı sıkılmıştı.
Eve geldiğinde eşiyle konuştu, “Şubeden erzak sevkiyatı yokmuş, muhtara öyle söylemişler, eğer isterseniz kendiniz götürün, bizde size yardımcı oluruz demişler.” dedi.
Mevlüde hanım eşinin yüzüne baktı, “Herif! O kadar hazırlık yaptık milleti hay hayda gayrete getirip bunları cephedeki evlatlarımıza göndereceğiz dedik, ya sen hal çaresine bak, ya da ben.” dedi.
Abdurrahman Ağa “Hanım her taraf eşkıya kaynıyor, dört gelini nereye bırakıp da gideyim?” dedi.
Haksız da sayılmazdı. Asker kaçakları ve Ermeni çeteleri sık sık köy basıyor, eşkıyalık, kol geziyordu. Mevlüde hanım “O zaman ben götüreyim.” dedi.
Abdurrahman Ağa “Deli misin kadın?” diyerek söylediklerini dikkate bile almadı.
Mevlüde hanım önce köyündeki hanımlar ile görüşüp kendisine yol arkadaşı aradı. Kendi köyünde bir arkadaş bulamayınca da soluğu baba ocağında, Yortan köyünde aldı.
Yortan köyünde de benzer hazırlıklar yapılmış, kimse götürme teşebbüsünde bulunmadığından öylece kalmıştı.
Mevlüde Yortan köyündeki kadınlarla da görüştü.
Onun bu gayreti Yortan köyünde yankı bulmuş, köy imamı Salih Efendi “Olur, götürürüz.” demişti.
Mevlüde hanım hemen Güdülelmacılı köyüne gelerek kocası Abdurrahman Ağayla bir kez daha görüştü, “Yortan köyünden Salih Hoca ve birkaç kadın cepheye erzak götürecekler, ben de onlarla birlikte gideceğim, bizim köyde hazırlanan erzakları kağnıya yükleyip cepheye götüreceğim.” dedi.
Abdurrahman Ağa biraz kızıp homurdandıysa da hanımının “Benim yavrularım orada aç susuz, yediğim lokmalar boğazımdan gitmiyor.” deyince Abdurrahman Ağa “Ne halin varsa gör!” diyerek yarı kızgın, hanımının cepheye gitmesine müsaade etti.
Yortan köyünde dört gün sonra yola çıkmak üzere anlaştılar. Kağnının yükü bir gün öncesinde sarılmıştı, sabahına yola çıkılacaktı.
Abdurrahman Ağa eşine “Bu yükü öküzler çekemez, combaları koşun, ne olur ne olmaz, yedekte de bir camız alın...” dedi.
Mevlüde hanımın yalınız gitmesine gönlü razı gelmeyen komşularından iki gönüllü kadın daha katıldı.
Yortan köyünden gelen kağnı ile Divanlı yolunda buluştuklarında o köyden de iki kadının katıldığını gördüler. Köyün tüm kadını, yaşlısı onları uğurlamak üzere gelmişlerdi, helalleşip yola koyuldular.
İlk geceyi Yerköy’e yakın bir yerde geçirdiler. Salih Hoca konvoyun başında eşek sırtında yolculuk ediyordu. Bir ara epeyce yol aldığını düşünerek şöyle bir laf etti.
“Bu topraklar gavura da yeter müslümana da. Niye bu milletin evlatlarını kırdırıyorlar anlamadım” dedi.
Onun bu sözüne kadınlar da güldü.
Kadınlar yoruldukça kağnıya biniyorlardı. Her köyden gönüllü kağnıcılar çıkmış, kağnı konvoyu oluşmuştu.
Yozgat askerlik şubesinden iki süvari Yerköy’e kadar konvoya eşlik etmişti. Yerköy’de görevi teslim edip geri döndüler.
Yolda gerekli her türlü tedbir alınmıştı. Kağnı gıcırtıları, hazin bir ses çıkarıyor, anaların yüreğindeki çığlığı sanki dağlara taşlara duyurmak istiyordu...
Ankara’ya bir haftada varabilmişlerdi. Orada her şehirden kağnılarla erzak getiren kadınlar vardı. Yüklerini bir gün sonra boşaltabildiler. Geri dönüş daha hızlı olmuştu.
Dört gün sonra köylerine döndüler. Bu yolculuk Mevlüde hanımın yürek yangınına birazcık da olsa su serpmişti. Tüm cephelerde savaş sona erdiğinde üç evladı şehit düşmüştü. O bütün ömrünü evlatlarının yadigarı, yetimlere hizmet ile geçirdi.
Kaynak Kişiler: Güdülelmahacılı Köyünden Kemal Uçar, Yortan Köyünden Yemen Koçsoy