Yürüdük kamyona bindik. Oradan ayrılıyorduk ki Hafız emmi ile Kibar emmi başlarını pencereden uzattılar. Bir yandan el sallıyor bir yandan da bağırıyorlardı, “Beşir Ağa, Beşir Ağa, sen yine de bizim dediğimiz o taşı unutma. Bir el atıver. Demedi deme ha!”
Hamza ikindiye kalmadan bir eşek yükü odunla dağdan gelmiş. Karısı Deli Sabire, “Hafız dayınla birkaç kişi geldiler seni sordular. Ben de dağa gittiğini söyledim. Geri geleceklerini söylediler, gittiler,’’ demiş. Hamza karısına öfkeli öfkeli bakmış. Sözcükleri sündüre sündüre, “Niye gelmişler ki urufunu s…ğim Eserbaliler. Beni noreceklerse?” demiş.
Eynelli’ye geldik, evin önüne sürdük. Hamza kapının önünde bizi bekliyordu. Biz yürürken o koşar adım geldi. “Hoş geldin dayı,” dedi. eğilip eline sarıldı öptü. Sonra doğruldu bize baktı. “Sizler de hoş geldiniz.”
“Hoş bulduk.”
“Buyurun içeri girelim. Oturur orada konuşuruz.”
“Yok girmeyelim yeğenim. Burada biraz konuşalım sonra da gidelim. Yoksa geç oluyor. Sen bizim Mustafa’yla Doğu’da çalışmıştın. Onunla epey kaldın, değil mi?”
Hamza kaşlarını çattı. “Neden soruyorsun ki?’ demeye getirdiği bakışlar attı. Mustafa’yı korumak istediği belli oldu. Bunun onu ele verdiğini en geç o anladı. Bunu gizlemek için umursamaz bir havaya girdi. “He dayı,” dedi, “çalışmıştık. Niye sordun, ne oldu ki?”
Hafız Ağa, “Bir şey olduğu yok yeğenim. Adresi vardır sende diye düşündük. Onun için geldik,” dedi. Sesi de oldukça yatıştırıcı çıkmıştı.
“Dayı o yıllardaki adresi var bende. Ben geleli iki yıl oluyor. Mustafa yine o kaldığı yerde mi bakalım? Onun işi belli olmaz ki bugün burada yarın başka bir yerde.”
“Sen yine de o adresi bize ver. Daha orada mı kalıyor taşınmış mı öğreniriz.”
“Olur dayı. Bir kâğıtta yazılıydı. Bir koşuda evden alıp geleyim.”
Hamza çok geçmeden elinde bir kağıtla kapıda göründü. Geldi elindeki kağıdı uzattı, “Buyur dayı,” dedi, “adres bu.”
Hafız emmi uzandı kağıdı aldı. Şöyle bir baktı. Elinde bir o yana bir bu yana çevirdi. Daha iyi görmek için gözüne yaklaştırdı. Kağıtta ne yazdığını okuyamamış olacak ki bana uzattı. “Al bakalım şunu yeğenim. Sen okuyabilecek misin bakalım,” dedi. Kağıdı aldım bir göz attım. Çin yazısından daha karışık geldi bana. Sümerlerin çivi yazısı desek yerinde olur. Artık bir bir harflere bakarak ne olduklarını gördüm onları birleştirerek çat pat okuyabildim.
Hamza abi bizim köye gelip giderdi. O yüzden tanışıyoruz. Daha sonraları, 1970’li yıllarda Adana’da birlikte çalıştık. O yüzden az çok tanıyor, zayıf noktalarını biliyordum. Patavatsız konuşurdu. Çabucak alev alır, en ufak şeye bile kızıp köpürür, sövüp sayardı. Öfkesi geçince de sanki bir şey yokmuş, olmamış gibi davranırdı. İyi yürekli, zararsız biriydi.
Bunları bildiğim, bir de dayısının yanında seslenemeyeceğini bildiğim için, fırsat bu fırsat, yarenliğe başladım. Amacım onu biraz sıkıştırmaktı.
“Hamza abi bu ne yav, bu nasıl yazı böyle? Sen ne yaptın, mektep medrese görmedin mi? Böyle çarpık çurpuk yazı mı olur! Hangi okulda okudun sen, öğretmenin kimdi?” diye takılmaya başladım.
Hamza abi kızardı bozardı. O öfkesi yine geldi. Yayından fırlayacak ok gibi gerildi. Ancak dayısı var, onun yanında kendi kendini yedi bitirdi de bir şey diyemedi. Bana yan yan bakmakla kaldı.
Orada işimiz bitmişti. Yüzü, dayısına, Kibar ve Patos Ali’ye sevimli bana asık olan Hamza’yı arkada bıraktık. Oradan ayrıldık. Köye geldik.
Hafız emmiye, “Sağ ol emmi,” dedim. “Bir adres bulduk. Dilerim doğrudur da benim işim olur.”
O da, “Bir şey değil yeğenim,” dedi. “Bakalım, ne olacak. Ne
çıkacak?”
Patos Ali de, “Ne iyi oldu yeğenim,” dedi, “Geldik gezdik. Güzel bir gün geçirdik.”
Kibar da, “Öyle,” dedi. Ali’nin kursağını gösterdi, “Orayı da iyice doldurdun. İyi olmaz mı? Doğal olarak iyi olacak!” Böyle konuşarak, gülüşerek ayrıldık. Yola düştük, köye geldik.
Eve gelince yeni bir kağıt çıkardım. Adresi okunacak biçimde düzgünce yazarak o kağıda geçtim.
Ertesi gün erkenden kalktım. Yola düştüm Sarıkaya’ya geldim. Doğrudan oraya gittim, yanına çıktım. “Adresi getirdim komutanım,” dedim uzattım.
Yine sinirli sinirli baktı. Sürekli öfkeli görünmeyi alışkanlık edinmiş. Başkalarının ondan çekinmesini, korkmasını istiyor olmalı. Eldeki gücü kötüye kullanmaktır bu. Ne yaparsın ki böyle yapanlar çok. Bunun bir anlamı da yok.
“Onu masanın üstüne bırak git. Yarın saat ikiden sonra gel,” dedi yine sert sert. Ben de tepki vermeden, ‘olur’ demeden kağıdı masasının üstüne bıraktım, döndüm oradan sessizce ayrıldım.
Köye döndüm. Uyudum, dinlendim. Ertesi gün yola çıktım, saat ikiden sonra büyük bir umutla yine İlçe Jandarma Komutanlığına girdim. Biraz bekledikten sonra beni içeri aldılar. Odasına adımımı atar atmaz komutan kükredi, “Bu nedir lan! Siz benimle dalga mı geçiyorsunuz? Araştırdık. Bırak Mustafa’nın orada oturmasını, böyle bir adres bile yok.” Elindeki kağıdı öfkeyle bana doğru fırlattı. “Çık dışarı,” dedi.
Böyle davranmanın kesinlikle bir nedeni olamaz. Yasa da ona böyle bir yetkiyi vermiyor. Ezildim, utandım. En çok da bir şey diyemeyişime... Yutkunarak, içim kazan gibi kaynasa da belli etmeyerek döndüm çıktım. Yanlarından geçerken gören erler bana yine acıyarak baktılar. Gel git, uğraş... Bir sürü sürem gitti, bir sürü param çıktı. Canımdan bezmiştim.
Akşama doğruydu, yorgun argın köye vardım. Evde biraz dinlendim.
Sonra da dışarı çıktım. ‘Biraz açılırım, olanları ona anlatırım. Konuşuruz,’ düşüncesiyle Celal emmime uğradım. Orada dünürü Paçalı Durmuş da varmış. Oturmuş çay içiyorlarmış. Selam verdim, ben de sekinin üstündeki minderlerden birine oturdum. Sırtımı halı yüzlü, dört köşe, sert yastığa dayadım. Bir bardak çay da bana getirdiler.