Ertesi gün evde dinleniyor bir yandan da kamyonu trafiğe çıkarmak için öncelikli olarak yapılması gerekenleri düşünüyordum. İlkönce bir kasa yaptırmalıydım. Ardından geçici plakanın günü bitmeden trafik tescilli plakasını almalıydım.
Köyde bir gün daha kaldım dinlendim. Ertesi gün de erden kalktım Yozgat’a gittim. Yeni açılmış ününü kısa sürede her yere duyurmuş olan bir karoser atölyesi vardı. Oraya gittim, yetkililerle görüştüm. Kasa için umduğumun üzerinde bir tutar söylediler. “270 000 TL’ye olur,” dediler. Pazarlık etmeye çalışsam da ‘Kurtarmaz,’ dediler, kestirip attılar. “5 000 almayalım. En son 265 00 TL olur. Aşağısı olmaz.”
Ben de, “Bir düşüneyim, bakayım araştırayım da öyle,” dedim oradan ayrıldım.
İlçemiz Sarıkaya’ya geldiğimde öğle sonuydu. Kamyonu köye giden dolmuşların kalktığı yerdeki Celil’in kahvesinin önüne eğledim. ‘Bir çay içerim, köye gidenler varsa kamyon boş gidiyor, alır götürürüm,’ düşüncesindeydim. Kahveye girdim, selam verdim. Giriş kapısının sol yanında camekânın önündeki masadan tanıdık bir ses selamımı aldı. Baktım. Akçadamlı Vahdi dayıydı. Eliyle de çağırıyor, “Buyur yeğenim, gel otur şöyle,” diyerek yanındaki boş sandalyeyi gösteriyordu. Vardım yanına oturdum. Elini kaldırdı kahveciyi çağırdı, “Bir çay getir yeğenime,” dedi.
Sonra konuşmaya başladık. ‘Nasıldık, iyi miydik, ne var ne yoktu, nerelerdeydik, ne yapıyorduk?’ diye sorarak bir giriş yaptıktan sonra Vahdi dayı eliyle dışarıda duran benim kamyonu gösterdi. ’Ula deli oğlan, kamyona kasa yaptırmadın mı daha?” dedi.
‘’Valla Vahdi dayı ben de onun için uğraşıyorum. Bugün Yozgat’a gittim, sordum. Çok para istediler. Anlaşamadık. Piyasayı pek bilmiyorum. Bir iki yere daha soracağım. Daha olmadı Beypazarı’na gideceğim. Orada karoser atölyesi çok diye duydum. Artık sorar soruştururum kim ucuz derse ona yaptırırım,” dedim.
Vahdi dayı sağ elini şöyle bir yukarı savurdu. Kendine özgü ilginç bir konuşma biçimi vardır. “Baha,” dedi, “şunun düşündüğüne bak hele! Ula sen Yozgad’ı norecan Beypazarı’nı norecan? Ta oralarda işin ne? Benim bu işi yapan bir arkadaşım var. Nevşehir’dedir, adı Tevfik Oral. Onun yanına gidek.  Senin kamyon cıncık gibi bir kasa yaptırırız. Ki bakanlar bir daha bakar, üzerinde gözleri kalır. Sonra ucuza da yaptırırız.’’
‘’Vallaha Vahdi dayı ne deyim,” dedim, “Allah razı olsun senden. Sen
ne gün uygun olursan bildir. Gidelim.”
“Yeğenim bana ne gün olursa uyar. Bugünlerde boşum. Pek işim yok. Sonra olsa ne olacak ki. Bir günümü de sana vermişim, çok mu?”
“Vahdi dayı, iyi öyleyse. Yarın gidelim, olur mu?”
“Olur yeğenim, ne demek. Öyleyse yarın burada buluşalım.”
“Vahdi dayı, ben şimdi köye gideceğim. Birlikte gidelim. Ben seni Akçadam’a evine bırakırım. Yarın erkenden de seni yine evinden alırım.”
“Olur yeğenim, uygundur. Yalnız şu anda köye gidemem. Bizim Hasan Samsun’dan Kayseri’ye yük götürüyor. Kamyonla buradan geçecek. Onu bekliyorum. Biraz işim var. Bir saate kalmaz gelir. İvedi bir işin yoksa bekle. İşimi bitireyim de öyle gidelim.”
“Yok biri işim yok Vahdi dayı. Sorun değil. Beklerim. Ben de şöyle biraz dolaşır zaman geçiririm.”
Böylece anlaştık. Biraz dolaştım, bir buçuk, iki saat sonra geldim. Vahdi dayı orada bekliyordu. “İşim bitti yeğenim,” dedi, “artık köye gidebiliriz.”
Kamyona bindik konuşa konuşa gittik. Akçadam’a geldik.
“Vahdi dayı,” dedim, “ben yarın erkenden sekizde burada olurum.”
“Yok yeğenim,” dedi başını sağa sola sallayarak. “sekiz geç olur. Sen yedide gel.” Sonra da gülümsedi, “Bizim Akçadamlı olduğumuzu unuttun elleham.” 
“İyi öyleyse Vahdi dayı,” dedim ben de gülümseyerek, “yarın erkenden yedide burada olurum. Hadi sağlıcakla kal.” Döndüm bizim köyün yolunu tuttum.
Ertesi gün erkenden kalktım. Giyindim, toparlandım kamyona
bindim sürdüm. Akçadam’da Vahdi dayının evinin önüne vardığımda saat altı buçuktu.