1981 yılıydı. Kimi Türk şirketler Libya’da iş almışlar, Türkiye’den işçi götürüp çalıştırıyorlardı. Ben de kendi çabalarımla başvurdum oraya gittim. Daha yeni evliydim. Ev bark geçim ister. Sorumluluğum artmış, iş başa düşmüştü. Daha gençsin, isteklisin, çok şeyler yapmak istiyorsun. Libya’da iki yıl çalıştım. Savıp savurmadım, kararınca harcadım. Yeterince para biriktirdim. ‘Bu bana yeter,’ dedim. 1983 yılı Kasım ayıydı, Türkiye’ye döndüm.
Ne yapacağımı biliyordum, bunu önceden kafama koymuştum. İstanbul, Aksaray’daki bir oto galerisinden gıcır gıcır Bedford marka bir yarım kamyon aldım. Köyümde hayvancılık, yan iş olarak da pazarcılık, olduğunda da taşımacılık yapacak geçimimi sağlayacaktım.
Kamyona atladım yola çıktım. Ertesi günü öğle üzeriydi, köye geldim. Kamyonu evin önüne eğledim. İndim eve girdim. Bizimkiler sofrayı kurmuşlar yemek yiyeceklermiş. İyi oldu. Acıkmıştım. Tam üstüne gelmişim. Oturduk birlikte yemeğimizi yedik.
Köylük yerde her bir şey çabuk duyulur. Anşa bibim kamyon alıp getirdiğimi duymuş. “Gideyim göreyim, yeğenime ‘hayırlı olsun’ diyeyim,” demiş.
Sofradan kalktık sekinin üstüne oturduk. Çay içiyorduk ki Anşa bibim kapıyı itti içeri girdi. Girdi de öyle sevimli bir hali yoktu. Ellerini sağa sola sallıyor, kendi kendine bıdır bıdır söyleniyordu. Belli ediyordu, öfkeliydi. Beni gördü, doğrudan bana doğru yürüdü. Geldi karşıma dikildi. Ben de bana “hoş geldin,” edecek sonra da sarılacağız sandım. Yerimden doğrulacaktım ki… Ne ‘hoş geldin’ etmesi! Ulu orta bana, “Ula yeğenim,” dedi, “git o neymiş. Öyle araba mı olurmuş? Ben öyle kuyruklu araba istemem.”
Bibim öyle edince, ardından böyle deyince önce afalladım. ‘Ne diyor bibim, ne demek istiyor?’ diye düşünmeye başladım. Çok geçmeden anladım. Kamyonu görmüş. O yüzden böyle konuşuyormuş. Başımı salladım, anlayan gözlerle baktım. Bibimin böyle demesine evdekiler de afallamış, ‘Ne oluyor, neden öyle dedi ki?’ der gibi bakıyorlardı. Onların bakışları altında gülümseyerek kalktım, uzattım ellerini tuttum. Onun bana demeyi unuttuğunu ben ona dedim: “Hoş geldin bibi. Gel hele, şuraya bir otur. Anlatırım.” ‘Ne diyeceksin, ne anlatacaksın bakalım,’ der gibi başını salladı, gözlerini devirdi. Çıktı yanımdaki boş minderin üzerine oturdu. O ara çayını getirdiler önüne koydular.
Bibim evin önüne geldiğinde kamyonu görmüş. Kamyonun çevresinde birkaç kez dolanmış, onu iyice bir incelemiş. Daha kasası yoktu. Onu kendim yaptırmam gerekiyordu. O bölümde yalnızca arka tekerler, üstünde de şasi vardı. Orasını bir kuyruk sanmış. Kamyonun öyle, o biçimde kalacağını düşünmüş. ‘Ele güne karşı… Bu olur mu, böyle olur mu? El adama güler!’ diye kaygılanmış. 
Artık durumu anlattım. “Bibi,” dedim, “bu gibi arabaların fabrika çıkışı böyle olur. O senin kuyruk dediğin yer arabanın şasi bölümüdür. Onun üzerine kasa yapılacak. Bittiğinde o da senin bildiğin kamyon gibi olacak.”
Evdekiler bibimin neden öyle ettiğini anladı. Anam, “İlahi görümüm bende bir şey sandıydım. Yeğenine bunun için mi kızdın?’’ dedi. Gülüştüler.
Dediklerim bibimi pek yatıştırmadı. Yalandan, “İyi öyleyse,” dedi, “Hayırlı uğurlu olsun yeğenim.  Güle güle kullan.” Böylece konu kapandı. Konuşmalar başka konulara kaydı.