Allah’ın selamı hepimizin üzerine olsun inşallah.

            Farabi’ye atfedilen  “toplum sevgi ile kaynaşır, adalet ile yaşar, dürüst çalışmakla ayakta kalır” sözü ile başlamak istiyorum bu haftaki yazıma. Her şeyin özü, en kıymetli duygu, bizi insan yapan en en yüce değer sevgidir. Ne yaparsak yapalım aşk ile, sevgi ile yaparsak güzelleşir.

            Adalet, kelime olarak düzenli ve dengeli davranma, her şeyin ve herkesin hakkını verme, haksızlıklardan uzaklaşarak orta yolu tutma, bir şeyi yerli yerine koyma, insaf ve eşitlik, hukuk önünde herkese eşit davranmak, kültür, bilgi ve mevkî farkı olmaksızın insanlara karşı farklı davranmamak, hak ve hukuka uygunluk, hakkı yerine getirmek, hak yememek, yenen hakkı sahibine iade etmek, adil ve doğru davranmak gibi birçok anlama gelmektedir. Adaletin zıddı ise, zulüm, gadr ve insafsızlıktır.

            Allah adildir, adil olanları sever, adaleti emreder. Yeryüzündeki düzen tüm hükümler, tüm hak ve hukuklar, tüm ölçü ve kaideler adalet üzere olmak zorundadır. Adaleti temin mümin olan herkese farzdır.  Rabbimiz Kur’an-ı Kerim’inde "Allah, adaleti ve iyilik yapmayı emreder…” buyurmuştur. Bu ayeti kerime, her Cuma Namazında hutbelerin sonunda okunur ve Müslümanlar adil olmaya davet edilir.

            Adalet genel olarak mutlak ve kurallara dayalı adalet olmak üzere iki kısma ayrılır: Mutlak Adalet, akla dayanır ve devamlıdır, her zaman güzel ve iyidir. İyiliğe iyilikle karşılık vermek, insaflı olmak, özünde, sözünde, fiil ve hükümlerinde doğru olmak, her şeyi yerli yerinde yapmak, dengeli davranmak bu tür bir adalettir. Bu adalet Yaratıcıdan kaynaklanan ve yarattığı akıl sahibi olan her insanda bir yansıma olarak var olan, hakikati sahibine teslim etme duygusu ve eylemidir.

            Kurallara dayalı adalet ise insanın Allah’a, kendisine ve diğer insanlara karşı adaleti olmak üzere üç türlüdür. İnsanın Allah’a karşı adaleti Allah’ın varlığına ve birliğine iman etmesi, O’na hiçbir şeyi ortak koşmaması, ibadet ve itaat edip O’nun rızasını her şeyin üstünde tutmasıdır. İnsanın kendisine karşı adaleti dünya ve âhirette ilâhî cezaya maruz bırakacak her türlü inanç, söz, eylem ve davranışlardan kendisini uzak tutmasıdır. İnsanın diğer insanlara karşı adaleti ise insanların haklarına saygı göstermesi, onlara zulmetmemesi, insaflı olması, iyilik edip kötülük etmemesidir. Kötülerin cezalandırılması, kötülüğe misli ile mukabele edilmesi, haklıya  hakkının, haksıza da hak ettiği cezanın verilmesi bu tür adalettir.

            Kur’an-ı Kerimde Allah (c.c.) mümin kullarına adil davranılması gereken konuları ihtilafları ve sorunları çözme yöntemlerini şu maddeler üzerinden buyurmuştur: savaş veya çekişme, geçimsizliğe düşen eşleri barıştırmak, çalışanların ücretlerini ödemek, sınavlarda, işçi ve memur alımlarında hakkaniyete uymak dosdoğru konuşmak, doğru şahitlik yapmak.

            İslam’ın öngördüğü adalet anlayışında istek ve hevesler, sevgi ve nefretler, akrabalık, yakınlık, eş ve dostluk, zenginlik ve fakirlik, kuvvetli veya zayıf olmak gibi farklılıklar etkili olamaz. Adaletin herkese aynı ölçülerde tatbik edilmesi gerekir. Nitekim şu ayet-i kerimeler adaletin önem ve sınırlarını tayin noktasında bize yol göstermektedir: "Ey iman edenler! Adaleti titizlikle ayakta tutan, kendiniz, ana-babanız ve akrabanız aleyhinde de olsa Allah için şahitlik eden kimseler olun. (Haklarında şahitlik ettikleriniz) zengin olsunlar, fakir olsunlar Allah onlara (sizden) daha yakındır. Hislerinize uyup adaletten sapmayın, (şahitliği) eğer, büker (doğru şahitlik etmez), yahut şâhidlik etmekten kaçınırsanız (biliniz ki) Allah yaptıklarınızdan haberdardır.” “Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutan, adaletle şahitlik eden kimseler olun. Bir topluluğa duyduğunuz kin, sizi âdil davranmamaya itmesin. Adaletli olun; bu, Allah korkusuna daha çok yakışan (bir davranış) tır. Allah’a isyandan sakının. Allah yaptıklarınızı hakkıyle bilmektedir.”

            İslam, her insana mutlaka ve tam manasıyla adaletle davranmayı farz kılmıştır. İslâm, adil olmayı emrederken, inananlara adalet konusunda sadece Allah için hareket etmelerini, aralarındaki münasebetlerini Allah’ın rızasına uygun bir şekilde ayarlamalarını ve yine Allah için şahitler olmalarını emretmektedir. Bu da bu dînin bütün insanlığı mutlu etmek için mükemmel bir nizam olarak gönderildiğinin delillerinden bir tanesini oluşturmaktadır. Adaletle muamele etme görevi önce biz Müslümanlara yüklenmiş bir görevdir. İslam ümmeti bu ilahî emri hakkıyla eda ettiği devreleri insanlığa yaşatmıştır.

            "Adil devlet başkanı ve idareciler mahşer yerinde Allah’ın yüce lûtfuna ve himâyesine mazhar olacakların öncüleridir." Birer Müslüman olarak, ailemizde, çocuklarımız arasında, akraba ve yakınlarımızda tüm çevremizi ilgilendiren her konuda, muhatabımız düşmanımız da olsa adaletle muamelede bulunmamız gerektiğini unutmamalıyız. Nefsimize uyarak, haksızlık peşinde olmamalıyız. İnsanların hak ve hukuklarını korumalıyız, kendimize yapılmasını arzulamadığımız hiç bir şeyi başkalarına da reva görmemeliyiz.

            Yüce Rabbimiz erkek ve kadını adalet üzere yaratmıştır. Dinimize göre erkek ve kadının yaratılış gayesi birdir. Her ikisi de değerlidir, temel hak ve dokunulmazlıkları vardır. Kulluk ve sorumluluk, mükâfat ve ceza, iffetli ve onurlu bir hayat yaşamada aralarında hiçbir fark yoktur. İslam’ın ailede en ideal yaklaşım olarak gösterdiği hedef adalet ve ihsan ahlakıdır. Aile bireylerinden her biri, diğerini hoşnut etme gayesini davranışlarının merkezi yapmalıdır. Zira adalet ve ihsanın hâkim olduğu aileler huzur yuvasıdır.

            Ailede adalet, karşılıklı sevgi ve saygının gözetilmesidir. Fertlerin onurunun korunması, emeğin takdir edilmesidir. Haklar ve sorumluluklarda hakkaniyetin ve insaflı bir yolun benimsenmesidir. Anne-babalar hem birbirlerine hem de çocuklarına karşı cinsiyet farkı gözetmeksizin adalet ve hakkaniyetle davranmalıdır. Zira, her anne-baba; “Allah’tan korkun ve evlatlarınız arasında adaletli olun.” emrinin muhatabıdır. Bu yüzden ebeveynler, sorumluluklarına uygun hareket etmeli ve çocuklarını asla ihmal etmemelidir. Sevgili Peygamberimizin; “Bakmakla yükümlü olduğu kimseleri ihmal etmesi, kişiye günah olarak yeter.” nebevi uyarısına kulak vermelidir.

            Cemiyetleri ayakta tutan; toplum yaşamının barış, huzur, düzen ve ahenk içinde devamını sağlayan pek çok maddi, manevi ve ahlaki değerler vardır. Her toplumun kendine özgü değerleri olduğu gibi, bütün toplumların ortak ve değişmez değerleri de bulunmaktadır. İnsanlığın evrensel değerlerinden bir tanesi ve belki en önemlisi de adalettir. Adalet, eşitlik ve dengeyi sağlayan en önemli ölçüdür. Adalet sadece mahkemelerin konusu değildir; bilakis adalet, bireysel ve sosyal hayatın, bütün söylem ve davranışlarımızın en önemli meşruiyet kaynağı ve ahlaki kriteridir. Adalet, toplumların gerçek sosyal güvencesidir. Adaletin hayat vermediği toplumlara kaos, huzursuzluk, terör ve anarşi hakim olur. Sevgili Peygamberimiz (s.a.s)’in; “Emanet kaybolduğu zaman kıyameti bekle!” hadisini hakkaniyet ve adaletin kaybedilmesi olarak anlamak gerekir. “Adalet mülkün temelidir.” sözü de devletlerin ve toplumların ancak adalet temeli üzerinde varlığını koruyabileceğini ifade etmektedir.

            Kin, nefret, intikam gibi duyguların; sosyal statü, kimlik ve aidiyetlerin zaman zaman insanı hak ve adaletten saptırabileceğine dikkatimizi çeken Cenab-ı Hakk, bu durumda dahi hakkaniyet ve adaletten ayrılmamamız gerektiğini şöyle emrediyor bize: “Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutun, adaletle şahitlik eden kimseler olun. Herhangi bir topluluğa duyduğunuz kin, sizi adaletsiz davranmaya itmesin. Adaletli olun; bu, takvâya daha uygundur. Allah’tan korkun. Şüphesiz Allah yaptıklarınızdan haberdardır.“

            Hakikatin ortaya çıkarılması ve adaletin sağlanmasında karşılaşılan en önemli problemlerden biri de manipülasyondur. Muhakkak ki her nefis kendisini haklı görme eğilimindedir. Kur’an’da belirtildiği üzere şeytan, insana günahlarını süsler ve bahaneler insanın hatalarına kılıf olur. Şeytanın telkinlerine boyun eğmeden hakikatin yanında olmak ve adaletin tecelli etmesine yardımcı olmak her mü’minin insani ve imani sorumluluğudur. Nitekim bu durumla ilgili Sevgili Peygamberimiz (s.a.s) şöyle buyurmaktadır: “Ben sadece bir beşerim. Sizler zaman zaman yargılanmak üzere bana geliyorsunuz. Belki biriniz, kendini ifade etmede diğerinizden daha becerikli olabilir. Ben de dinlediğime göre o kimsenin lehinde hüküm verebilirim. Kimin lehine kardeşinin hakkını alarak hüküm vermişsem, ona cehennemden bir parça ayırmış olduğumu unutmasın.”

            Müslüman olsun-olmasın insanlar arasında adaleti temin etme, hak ve hakikatin kaybolmasını engelleme, bir hak zayi olduğunda şahitlikten, yakalayana, soruşturandan tevkif edene, yargılayandan mahkum edene, infaz edenden savunana kadar pek çok kimseyi ilgilendiren bir husustur ve tüm bu sayılan kimselerin tamamı adil olmak zorundadır. Fırat kıyısında kaybolan koyunun kaygısına düşen Hz. Ömer olabilmek bu nedenle zordur. Kur’an ile emredilenler malumdur ve tüm kainat hak ve hukuk ile dönmektedir. Yaratılışta adalete aykırı bir tek şey yoktur ve fakat insan zalimdir, menfaatçi ve nankördür. Şahsi hırs ve hevesleri ile etrafını yerle bir etmekten dahi çekinmez ve adalet onlar için sadece işlerine geldiği zaman vardır. Toplumda düzeni sağlamak ve toplumu oluşturan fertlerin adalet anlayışı ve duygusunu güçlü tutmak yöneticilerin en birinci görevidir. O halde mü’mine düşen, hak ve hukuka, Kur’an ile bildirilene, adalete dair olana mutlak itaat ve hakları muhafazaya gayret etmektir. Unutulmamalıdır ki hadise göre “Haksızlık karşısında susanlar ise dilsiz şeytanlardır”.

            Rabbim bizleri her daim hakkı ayakta tutanlardan, adaletle davrananlardan eylesin. Toplumumuzu sevgi ile kaynaştırsın, kardeşliğimizi muhabbetimizi güçlendirsin, adalet ile dürüst bir şekilde çalışmamızı  nasip etsin. Nefsimize boyun eğip hakikati eğip-bükmekten, haksızlık yapmaktan bizleri muhafaza etsin. Aklımıza ve gönlümüze kuvvet vererek, bizlere son anımıza kadar rızasına uygun işlerle meşgul olmayı nasip ve müyesser eylesin. Allah’a emanet olunuz.