Kıymetli okuyucularımız hepinizi saygıyla, muhabbetle, hürmetle selamlıyorum.
    Yüce dinimiz İslam, insanların dünya ve ahiret mutluluğu için bazı emir ve yasaklar koymuştur. Bu emir ve yasaklara riayet edenler dünya hayatında mutlu olup, ahiret hayatında da mükafatlandırılacaklardır. Allah’ın koyduğu emir ve yasaklara riayet etmeden yaşayanlar ise dünya hayatında zelil olup, ahiret hayatında ise cezalandırılacaklardır. Allah’ın koyduğu dünyanın nizamını bozan yasakların başında öncelikli olarak; inançsızlık, adam öldürme, faiz alıp verme, yetim malına el koyma, zülüm yapma, anaya babaya karşı gelme, yalan yere yemin ve şahitlik yapma, gıybet, dedikodu, iftira, hırsızlık, haksızlık, ibadetlerdeki duyarsızlığın yanında özellikle insanın kendine ve topluma zarar veren içki, kumar, zina, uyuşturucu, sigara v.b. kötü alışkanlıklar gelmektedir. Rabbimiz fert ve toplumları maddi ve manevi zarara uğratan ruhi, fiziki, sosyal ve psikolojik bunalımlara, felaketlere sürükleyen bu kötü alışkanlıkları kesin olarak yasakladığını Kur’an-ı Kerim’de bizlere haber vermektedir.
    Cenab-ı Hak, Maide Suresi’nde kötü alışkanlıkların başında gelen içki hakkında "Ey iman edenler! İçki, kumar, dikili taşlar ve fal okları ancak şeytan işi birer pisliktir. Onlardan kaçının ki kurtuluşa eresiniz. Şeytan içki ve kumarla ancak içinize düşmanlık ve kin sokmak, sizi Allah’ı anmaktan ve namazdan alı koymak ister. Artık (bunlardan) vazgeçtiniz değil mi?" buyurmuştur. Peygamber Efendimiz (sav) de bir hadis-i şeriflerinde "İçki içen kimse onu içtiğinde mü’min olarak içmez" buyurmuşlardır.
    Dedikodu, boş gereksiz söz, arkadan söyleme, çekiştirme anlamlarıyla “gıybet”tir. Gıybet, bir insanı kötülemek; kişinin arkasından işittiği zaman hoşlanmayacağı şeyleri söylemektir. Bu ise haramdır ve ahlak dışı bir harekettir, başkalarında kusur arama alışkanlığından kaynaklanır ve kişi kendi kusurlarını görüp düzelteceği yerde, başkalarının eksiklerini araştırır, onu yaymaya çalışır; yalan olan bir şeyi söylese iftira olur; iftira edilen kişiyi öldürmüşçesine günah kazandırır. Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurmuştur: “Ey iman edenler! Zannın çoğundan kaçının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin kusurunu araştırmayın. Biriniz diğerinizi arkasından çekiştirmesin. Biriniz, ölmüş kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? İşte bundan tiksindiniz. O halde Allah’tan korkun. Şüphesiz Allah, tevbeyi çok kabul edendir, çok esirgeyicidir.” Efendimiz (as)  şöyle buyurmuştur: “Gıybet, zinadan daha kötüdür. Çünkü bir adam zina eder, Allah’a tövbe eder ve Allah onun tevbesini kabul eder. Ama dedikodu eden kimse, ancak gıybetini yaptığı kimsenin affıyla mağfirete uğrar.” Gıybet, dil, göz, el ve işaretle, kalb ile olur ki kalben haset etmek suretiyle işlenir.
    Kırıcı, üzücü ve dargınlığa sebebiyet veren sözleri birinden alıp diğerine taşımaya “nemime” (kovuculuk); bu çirkin fiili işleyene de kovucu (söz taşıyıcı) denir, haram kılınmıştır. Kur’an-ı Kerim’de: “Diliyle iğneleyen, kovuculuk eden, iyiliği daima önleyen, aşırı giden, suç işleyen, çok yemin eden alçak zorbaya, bütün bunlar dışında bir de soysuzlukla damgalanmış kimseye, mal ve oğulları vardır diye aldırış etmeyin!” buyrulmuştur. Böyle kişiler, kötü niyetlidirler, gayeleri insanların arasını açmaktır. Bundan dolayı da duydukları sözlere bir takım yalanlar da katarak veya onu söyleniş amacından saptırarak karşı tarafa aktarırlar. Sözlerine yalan katmış olmaları sebebiyle de nifak (ara bozuculuk, fitne çıkarma) suçu işlemiş olurlar. Peygamber Efendimiz (as): “Kovucu, Cennet’e giremez” buyurmuştur.
    Hased, kıskanmak, çekememek, başkasında olan güzellik, başarı, mutluluk, zenginlik ve benzeri nimetlerden rahatsız olarak o kişiden o nimetin gitmesini arzulamaktır. Onulmaz bir kalbi hastalıktır. Çirkin huyların en zararlısıdır. Hasedin haram olmasının sebebi, Allah’ın kullar arasında yaptığı taksim ve takdire razı olmamak ve teslimiyet göstermemektir. Bir de gıbta denilen hal vardır ki, bir başkasında olan nimetin kendisinde de bulunmasını istemektir. Bu çirkin görülmemiş “Mü’min gıbta; münâfık haset eder” denilerek, hasedin münafıkların sıfatı olduğuna dikkat çekilmiştir. Kur’an’da hased, kafirlerin özelliklerinden birisi olarak sayılmış ve şöyle buyrulmuştur: “Size bir iyilik dokunsa, bu onları tasalandırır, size bir kötülük dokunsa, ondan ötürü sevinirler.” Hadis-i şerifte ise: “Hased, ateşin odunu yakıp yok etmesi gibi insanın iyi huy ve amellerini giderir, yok eder.” buyrulmuştur.
    Mevlana Hazretleri “İnsanların çoğu, bedenlerinin ölümünden korkarlar. Asıl korkulması gereken, kalplerin ölümüdür.” demiştir. İnsanoğlu, cahilliğinden ötürü yaşadığı süre zarfında deprem, hastalık, savaş ya da yangın gibi can kaybına neden olabilecek her türlü maddi felakete karşı korku duyar. Ancak asıl korkulması gereken günahlarımızın kalbimizi öldürüp bizi zamanla dünyaya bağlamasıdır.
    Allah (c.c) yarattığı kullarının yalnızca ve yalnızca kalplerine bakmaktadır. Öyle ki Alemlere rahmet olan Sevgili Peygamber Efendimiz (sav), bu hakikati hadis-i şerifte şöyle nakleder:“Allah sizin suretlerinize ve mallarınıza bakmaz, ancak kalplerinize ve amellerinize bakar.''
    Kişinin işlediği her günah, kalbine düşen küçük siyah bir lekedir ve bu lekeler arttıkça kalpteki siyahlık büyür ve organın tamamını kaplar. Günahlardan dolayı kapkara kesilen kalp öyle bir duruma gelir ki hayır ile şerri, doğruyla yanlışı ayırt edemez hale gelir. Kalp bu hale gelince körelir, hissizlik başlar, haramlar normalleşir, kişi günahlarından pişmanlık ve vicdan azabı duymaz olur. En son Allah’a ortak koşmaya (şirk) veya inkara (küfre) kadar gider. Tövbe ve ibadetle bu kararma temizlenmez ise sonuçta kalp tamamen ölür. Kalbin ölmesi Allah’tan uzak olmaktır ve buna gaflet denir. Gaflet en büyük felakettir çünkü bizi Allah'ın azabına götürür. En kötüsü ise kişinin kendi kalbinin öldüğünün farkında olmamasıdır. Ölü bir kimsenin dış dünyadakiler tarafından görülüp işitilmesi mümkün olmadığı gibi manevi anlamda ölen bir kalbin de gerçekleri görememesi muhakkaktır. Müslüman bir kimse Allah’ın gazabını düşünüp korkmuyor, ecrini düşünüp huzur duymuyorsa, bu durum kalbin öldüğüne işarettir.
    Mü’min, günahını, büyük ve ağır görür. Bundan dolayı korku duyar. Fâcir (günahkâr) ise günahını, önemsiz, basit görür. “Allah kimin gönlünü İslâm'a açmışsa o, Rabbinden bir nûr üzerinde değil midir? Allah'ı anmak hususunda kalpleri katılaşmış olanlara yazıklar olsun! İşte bunlar apaçık bir sapıklık içindedirler.” buyrulmuştur. İnancı yitirme ya da günahların çoğalması, maneviyatımızı yok eden en temel sebeplerdir. Nefsin ve şeytanın oyuncağı olarak kendi özümüzü kaybetmemiz sonucunda kalbimiz de manen yok olur. İşlenen günahların ağırlığı boyunca paslanma, katılık, perdelenme, körleşme, mühürlenme, kilitlenme gibi işaretlerle Kur’an ve hadislerin ışığında manevi hastalığa yakalandığımız görülmektedir. Bu durumda ne dünyevi hayatta bir ahenk ne de içimizde bir huzur vardır. İçimizdeki belirsizlik dış dünyamızı, dışımızdaki düzensizlik de içimizdeki rahatlık ve huzuru yok eder. Düşüncelerdeki karmaşa, bütün hal ve hareketlerimize sirayet eder. Şüphe, kararsızlık ve tutarsızlık girdaplarında bocalayan bu tip hasta ve gafil kalpler; cehalet ve ihtirasları sebebiyle her türlü ahlaksızlıklara düşme ihtimaliyle karşı karşıyadırlar. Âyet-i kerimede: “Onların kalplerinde hastalık vardır, Allâh da onların hastalıklarını artırmıştır. Söylemekte oldukları yalanlar sebebiyle, onlar için elîm bir azap vardır.”  Hadîs-i şerifte: “Haberiniz olsun ki insanda bir et parçası vardır. O iyi olursa bütün beden iyi olur; o bozuk olursa bütün beden bozuk olur. İşte o, kalptir.” buyurmuştur. Ancak Allâh’a ilticâ etmek, O’nun emir ve nehiylerine itaat ve teslîmiyet göstermekle mümkündür.
    Kötü alışkanlıkları olanlar, en büyük lütuf olan akıl ve iradelerini kullanamaz ve kendilerine sahip olamazlar, bir haramı işlemiş olmakla günaha girmenin yanında, hem ruhsal hem de bedensel sağlıklarını yitirmiş olurlar.  Bütün zararlı alışkanlıklar dinimiz İslam’ın her insan için koruma altına aldığı, akla, cana, nesle, mala ve dine zarar veren şeylerdir ve kesin olarak yasaklanmıştır. Dinimizde, korunması gerekli olan beş esas diye tabir ettiğimiz bu nimetleri koruma altına almamız her birimize farzdır. Bunlardan gece gündüz çalışarak kendimizi, neslimizi ve hatta bütün insanlığı kurtarmamız şarttır.
    Kötü alışkanlıklar, genellikle taklit, özenti ve kötü çevre, kötü arkadaş, bazen de merak ve kişilik zafiyeti sebebiyle insanlara sirayet eder. Bundan dolayıdır ki, bilhassa gençlerin eğitim, yetişme ve çevreden etkilenme dönemlerinde ana ve babaların ve eğitim kurumlarının çok dikkat etmeleri gerekir. Çocuklarımızın, nerelere girip çıktıklarına, kimlerle görüştüklerine dikkat etmeli, onlarla iletişimimizi kesmemeli, onları manevi değerlerle donatmalı, onlara iyi birer örnek olmaya çalışmalıyız. Yetişkinlerimiz çocuklarımıza ve gençlerimize gözleri gibi bakmalılar, onlara gönül köşelerinde yer ayırmalıdırlar.
    Günahının pişmanlığından ötürü samimi edilen tövbe, kalpten geçen niyet ya da düşünce her ne ise dudaklara döküldüğünde ve bu gözlerden akan bir damla yaşla dahi olsa yıkandığında Allah katında geçerli olmaktadır. Kalp güzelliği ve samimiyeti öyle önemlidir ki bazen kalpten geçen iyi düşünceler gerçekleşmese dahi Allah katında gerçekleştirilmiş gibi değer bulduğu muhakkaktır.
    Manevi hastalıklara karşı az yemek, varsa kaza yoksa nafile oruç tutmak en etkili tedavi yollarından biridir. Çünkü aç iken nefs zikri daha kolay kabul eder.  Seher zamanında Allah'a dua ve niyazda bulunmak,  az bile olsa devamlı zikir hâlinde olmak, Allâh’ı çokça zikretmek, kendimize Allah'ı hatırlatacak dostlar edinip, ilmi sohbetler gerçekleştirmek, Kuran-ı Kerim'i düşünerek okumak ve hayata geçirmeye çalışmak da manevi şifa reçetelerindendir.
    Son olarak unutulmamalıdır ki Allah’ın hidayete erdirdiği kimseler Allah’a ve Kur’an’a gönülden ve samimi olarak inanan, Kur’an-ı Kerîm’i okumakla ve Allah’ın adını anmakla kalpleri huzur, ruhları sükûnet bulan kimselerdir. Kur’an müminlerin gönüllerini huzura kavuşturan zikirdir. “Bilesiniz ki, kalpler ancak Allah’ı anmakla huzur bulur." Rabbimizden bizleri her türlü kötülükten ve kötü alışkanlıklardan korumasını niyaz ediyorum. Allah’a emanet olunuz.