Bu sene doğduğum köyüme gittim
Mazimi orada buldum ağladım
Konu komşularla hasbihal ettim
Kimileri bezgin gördüm ağladım

İşte burda doğdum, babamın evi
Viraneye dönmüş yıkık her yeri
Hatırladıkça hep eski günleri
Geriye dönüp de baktım ağladım

Mertekler çürümüş, dambaşı çökmüş
Yıkılmış serpene, siyeci dökmüş
Serçeler biçare boynunu bükmüş
Bozulmuş yuvası, baktım ağladım

Toz toprak içinde köşe bucağı
Tütmüyor dumanı yanmaz ocağı
Paslanmış çürümüş sac sacayağı
Köşe taşlarına baktım ağladım

Yanık evrağaçla kırık oklava
Kirlenmiş kap kacak, eğilmiş tava
Sıvası çatlamış, dökülmüş boya
Baba ocağına baktım ağladım

Yıkılmış bıcaklık, boş kalmış terek
Elemiş ununu asılmış elek
Evcilik oynamış vay kahpe felek
Düşündüm aklımı yordum ağladım

Perdesiz pencere sitemle bakar
Kırılmış menteşe kanadı sarkar
Sallanıp sarktıkça bana göz kırpar
Oturdum ağladım kalktım ağladım

Çınlar kulağımda babamın sesi
Anamın her yere sinmiş nefesi
Dağılmış horanta yoktur neşesi
Geçmişe özlemle daldım ağladım

Duvardaki saat zamana küsmüş
Vaktini şaşırmış umudu kesmiş
Akrep yelkovan sanki not düşmüş
Ayları, yılları saydım ağladım

Zaman çabuk geçmiş yaş altmış olmuş
Ozan Yüksel artık süremiz dolmuş
Bostan viran olmuş, bağ viran olmuş
Perişan haline baktım ağladım
Yüksel Koç
20-08-2019
BİRKAÇ SÖZ - Şahin Güvenç
Gittiğinde geçmişi bulduğu baba ocağına bakmalar, konu komşuyu görüp konuşmalar, özlem gidermeler ve dolup gelmeler… Öyle olunca da kendince sözü dörtlüklere dizmeler, söylemeler… Öyle etmiş Yüksel Koç. Ağlamaklı olmuş, gözleri dolu dolu gelmiş, içini dökmüş.
Mertekler, dambaşı, serpenenin siyeci kalmayınca serçelerin bile yuvasının bozulması olmuş o geçmiş.
Toz toprak içinde, dumanı tütmez olmuş; sacı, sacayağı paslı görüntüler olmuş o geçmiş.
Yanık evirgeç, kırık oklava; aşınmış, kirlerle kaplanmış kap kacaklar, sıvası çatlamış, boyası dökülmüş duvarlarla gözlere düşmüş, gözünün önünden bir bir gelmiş geçmiş o geçmiş.
Yıkık bıcaklık, boş kalan terek; ununu eleyip duvarda asılı kalan elek, bir yalanmış sanki; evcilik oynamış felek; baş yorup ağlamış ozan bunlara. Nasıl da geçmiş o geçmiş!
Pencerelerin perdesiz, üzgün bakışları; kırık menteşeli sarkan kapılar …. Bir varmış bir yokmuş olmuş o geçmiş.
Baba ocağında çınlamaz mı, çınlar baba sesi; ya ana kokusu; gitmez, siner kalır evin her yerindedir. Duyar, duyumsarsın bunları. İçİn bir hoş olur; kala kalırsın öylece. Öyle bir yerdesin ki ne onlar gelir artık, ne de sen onlara gidebilirsin. Giderilemeyen bir özlem olmuş o geçmiş.
Duvardaki saatin küskünlüğü; durup kalması; ‘Geçmesin!’ diye zaman. O yüzden şaşırıp kalması, umudu kesmesi… Var mıydı, yaşanmış mıydı, belli belirsiz olmuş; çok çok eski bir geçmişte kalmış o geçmiş.
Öyle işte, artık baba ocağı kalmazken, yavaş yavaş kendin oluyorsun baba ocağı. Bu böyle oluyor, böyle geliyor, böyle geçiyor.
Yüksel Koç da bunu böyle demiş. Eline, diline, yüreğine sağlık olsun; var olsun, sağ olsun.
Şahin Güvenç