“Yüreğini almalarına sakın izin verme. “ Bu cümle izlediğim bir filmde geçiyordu sanırım. O kadar güzel bir cümle ki, üzerine o kadar düşünmemiz gerekiyor ki. Yaşadığımız şu zamanlarda yüreklerimiz bizde değil sanki. Bize ait görünüyorlar ama kim bilir kimlerin elinde sıkışıp kalıyorlar. Kimlerin elinde oyuncak, kimlerin elinde çaresiz, kimlerin elinde mutsuz ve adeta cansız. Evet cansız kalıyor yüreklerimiz. Sıkışıp sıkışıp durmaktan cansızlaşıyorlar. Ölü gibi, ruhu yok gibi, nefessiz gibi...

Hâlbuki canların içindeki her canın, her yüreğin bir nedeni vardı bu dünyaya gelirken. Elbette birilerinin istediği gibi bozup istediği gibi oynayacağı bir oyuncak değildi yüreklerimiz. Birilerinin hevesi, isteği ve arzusunun oyuncağı hiç değildi. Anneysen affet, babaysan affet, eşsen affet, çocuksan affet, arkadaşsan affet... Affedip durmaktan ne kaldı yüreğimizde? Ne kaldı bizden geriye? Benden, senden, ondan geriye...

Her tanıştığımız insan öğrenilmiş derstir. Ama her ders iyi değildir. Her ders iyi gelmez bize. Bu insanlardan bazılarına yüreğimizi kendi elimizle veririz, canımızdan can katarcasına. Hak ederler de. Bazılarıysa kıra döke alır yüreğimizi. Bıraktıklarındaysa ortada yürek diye bir şey kalmaz. Parçalanmış, kırılmış, defalarca yıkılmış bir insandan başka.

Yüreğimiz bazen birilerinde kalacak elbette. Bazen canımız çok yanacak. Ama her gün ince ince sızlamak, sessizce azalmak, kendi kendini bile duyamamak çok acı. Acı çeksek de, üzülsek de, yalnız kalsak da kendimizi duymayı öğrenmemiz lazım. İnsan kendi sesine kapandı mı bir daha hangi sese açılabilir ki? Kendi sesin, yüreğin elinde olursa seni kim kırıp geçirebilir? Seni, bizi, hepimizi. Yüreklerimiz elimizde, kendi sesimiz kulaklarımızda... İşte o zaman diğer insanlarla aramızda görünmez bir perde oluşuyor. Oradan bize gelebilecek iyi ya da kötü her şey o perdeye çarpıyor. Biz perdemizi istediğimiz kadarına açalım. Ve kendimize soralım yüreğimiz kimlerin elinde? İyi haftalar.