Önceki dediklerimin ardında olmak için, “Bu yıl da eski öğüttüğümüz unlardan bir un öğütelim de ağzımızın tadıyla bir ekmek yiyelim,” dedim. “Sonra değirmen çöreği yapmadan olmaz. Sen de bize güzelcene bir çörek yaparsın. Birkaç arkadaş daha çağırırız. Gece boyu oturur yer, içeriz. Bir yandan un öğütür bir yandan da güler eğleniriz. Eski günlerden güzel bir gün yaşayalım, he! Ne dersin?”
Baktı, iç çekerek, “Doğru söylüyorsun,” dedi, “çöreksiz olur mu canım! O benim işim. İstediğin çörek olsun. Kolay.
“Ben odunu getiririm öyleyse,” dedim o ara.
“Yok yok,” dedi bilmiş bilmiş. “Meşe kütüğü olmadan olmaz. Çörek gömeceğiz. Meşe külü olmazsa olmaz. Odun işini ben ayarlarım. O iş bende,” dedi. Sesi kararlıydı da.
“İyi öyleyse. Bugün hazırlık yaparız. Yarın öğleden sonra da buğdayları getirirsin. Akşama doğru da öğütmeye başlarız,’ dedi. Böyle anlaştık.
Eve vardım. “Ana,” dedim, “yarın unu Memiş abinin su değirmeninde öğüteceğim. Onunla öyle anlaştık.”
Anam yazıklanan bir yüzle baktı. “Vah yavrum,” dedi, “soğukta nasıl edeceksiniz ya?”
“Olsun ana,” dedim. Ateşi kayarız. Gece boyu odlarız. Bir şey olmaz. Bu yıllık da böyle olsun.”
O gün arkadaşlara söyledim. “Yarın bizim unu öğütmeye gidiyoruz. Memiş abinin değirmendeyiz. Orada toplanıyoruz.”
Ben böyle deyince, anlaşılsa da yine de demeden edemediler.
“Bir horoz kesersin artık.”
“Sözü mü olur!” dedim, “horoz nedir ki. Bir kısır koyun olsun. Siz yeter ki gelin.”
Onlarla da ertesi gün için değirmende sözleştik.
Ertesi gün geldi akşam oldu. Ben seklemleri götürmüş değirmene yığmıştım. Memiş abi de değirmeni çalışır biçime sokmuş beni beklemekteydi.
Artık seklemlerden şinik şinik buğday alarak sepeti doldurdum.
Memiş abi değirmeni çalıştırdı. Koca değirmen taşı ağır uykudaymış gibi yekindi, yavaş yavaş dönmeye başladı. O arada Memiş abi ayar veriyordu. Ara sıra da öğütülen undan bir avuç alıyor, inceliğine bakıyordu. Olmamışsa yeniden ayarlıyor, yeniden unu alıp bakıyordu. Sonunda bir kararda kaldı. Artık taş belirli bir düzende dönüp durmaya başladı. Sepetin altındaki oynak küçük tekne, çakıldağın sarsmasıyla düzenli olarak buğday dökmeye başladı. Taş o taneleri altına alıyor, döndükçe ezip un ediyor sonra da bir açıklıktan unluğa savururcasına atıyordu.
Kısır koyun bulamayınca bir oğlak bulup aldık. Onu arkadaşlardan biri bir çırpıda kesti, yüzdü. Etleri parçalayıp leğene koyduk. Birlikte küçük küçük doğradık.
Ocakta odunlar çıtır çıtır yanmış al korlar olmuştu. Alafı, ta yüzümüze vurmaktaydı. Gövdesi isten kapkara kesilmiş çaydanlık meşe közünün üstünde fokur fokur kaynamaktaydı.
Memiş abi diz çöktüğü tekneye eğilmiş değirmen çöreği yapacağı hamuru karmakta, yoğurmaktaydı.
Suyun çarpmasıyla çarktan kulak sağır eden fısıltılar geliyordu. Dönen taş buğdayları ezip öğütürken kütür kütür sesler çıkarıyordu. Çakıldak kendini durmadan taşa vuruyor, şakır şukur ediyordu. Teypte de Neşet Ertaş vardı. “Bahça duvarını aştım,” türküsünü söylüyordu. Ben arada bir gelberiyi elime alıyor unluğun önünü deşiyordum.
Bir iki saat sonra kavurmamız da pişti. Ocağın başına soframızı kurduk. Daha önce domuzluğun ağzına koyduğumuz su testisini getirdik, yanımıza koyduk. İçindeki su soğumuş buz gibi olmuştu. Evden getirdiğimiz yufkaları, katmerleri de yerleştirdik. Sofranın başına oturduk, tadına ala ala, o tatlara vara vara yedik karnımızı doyurduk.
Sigaralarımızı yaktık; tellendirip tüttürerek, ocak ateşinde demlenmiş koyu çaylarımızı içerek, koyu sohbetimizi yaptık.
Konuştuklarımız çoğunlukla eski yaşantılardan, eski günlerden oldu. Nedense bu çoğunlukla böyle oluyor. Şimdi burada yazılanlar bile öyle.
Gece yarısı unluk yeterince dolmuştu. Birkaç arkadaş bir olduk, çuvalı getirip tuttuk. Unu kürekle doldurup küsükle basmaya başladık. Bu ara sepetteki buğday azaldıkça şiniği alıyor buğday ekliyorduk.
Sonunda Memiş abi ocaktaki meşe közünün külüne gömdüğü çöreği çıkarttı.
“Hay maşallah, kağnı tekeri gibi mübarek. Nar gibi de kızarmış!” diyerek elindeki bez parçasıyla çöreğin külünü temizlemekteydi.
Sıpsıcak çöreği sofranın ortasına yerleştirdi. Çöreğin ortasını ufaladı, küçük parçalara böldü. Ardından da bir topak tereyağı koydu. Tereyağı çabucak eridi, dağıldı. Çörek parçalarıyla tereyağını bir güzel karıştırdı.
Yeniden demlediğimiz çayı bardaklarımıza doldurduk. Sofraya oturduk çöreği yemeye, çayı içmeye başladık. Çöreğin, çayın bir de sohbetin tadına doyum olmuyordu.
Ertesi gün kuşluğa doğru unu öğüttük, bitti. Çuvalı tıka basa doldurduk. Çuvaldızı aldık ağzını erişle sırıdık. Evde çuval yıkmaya yardım edenlere dağıtmak ve ev halkı için yapılan değirmen çöreklerini heybenin gözlerine yerleştirdik.
Gitmeden önce yine tereyağlı değirmen çöreği ve çayla güzel bir kahvaltı yaptık. Yükümüzü yükledik, Memiş abiyle helalleştik, el salladık, ayrıldık. Evin yolunu tuttuk.
*
Çok sonralarıydı. Bir karşılaşmamız bunları da konuştuk. “O oldu. Son unu seninle öğüttüm. Onunla kaldı,” dedi. İçliydi, içi özlem doluydu.
Birkaç söz.
Memiş abi iyi bir kişilikti. Ben bir kötülüğünü görmedim. Yaban eller gezmiş, görmüş; gün görmüş geçirmiş biriydi. İnsanlık halinden anlardı.
Bunlar, ikimizin de belleğinde güzel bir anı olarak kalmış. Daha sonraları karşılaştığımızda bunu da anar, konuşur, gülüşürdük.
Köye geldiğim günlerin birinde hasta olduğunu duydum. Yanına gittim. “Geçmiş olsun” dileklerinde bulundum. Hangi yıl* olduğunu anımsamıyorum. Sanırım ben Moskova’daydım. Yaşama gözlerini yumduğunu duyduğumda çok üzülmüştüm. O da diğer değerli kişilikler gibi yalnızca toprağa gömülmedi, yüreğimize de gömüldüler. Biz yaşadıkça anılacak, söylenecekler.
* Memiş abinin ölüm yılı 1998’miş.
KİMİ SÖZCÜKLERİN ANLAMI
Seten: Tahılın kepeğini ayırmaya yarayan, hayvan ya da suyla döndürülen dikey konulmuş değirmen taşı.
Zavar: Hayvanlara yedirmek için değirmende öğütülen tahıl kırması
Haral: Kıldan ya da ketenden yapılmış büyük çuval. (Türkiye Türkçesi Ağızları Sözlüğü)
Güzelcene: “Güzelce özenerek” demek olan sözün bizim oralarda bir deyiş biçimi. Bu tür bir türetiş dil kurallarına uyar mı, bilinmez de… Buraya yazıp bilinsin istedik.
Alaf: Ateş (Türkiye Türkçesi Ağızları Sözlüğü)
Küsük: Taş kaldırmakta kullanılan uzun demir çubuk ya da ağaç, basit kaldıraç. (Türkiye Türkçesi Ağızları Sözlüğü) Ayrıca bizim oralarda unu çuvala basmak için de kullanılırdı.
Eriş: Kendirin lifinden kirmenle eğrilerek yapılan ip. Türkiye Türkçesi Ağızları Sözlüğünde bu anlamı verilmemiş.
Sırımak: 1 -i, halk ağzında Yorgan, şilte vb.ni iri ve aralıklı dikmek. 2. -i, halk ağzında Sağlam ve sıkıca dikmek.