1989 yılı olsa gerek. Arabistan’da çalışıyordum. Güz sonlarına doğru yıllık iznimi aldım, köye geldim.
Birkaç gün geçmişti ki, anam, “Oğlum,” dedi, “unu öğütemedik daha.”
“Öğütelim ana,” dedim, “Olur. İşimin adı ne. Yarın olsun da.”
1984 yılında Hacı Ahmet Kılıç ile oğlu Süleyman, Yanık Mektep’in ilerisinde yolun kıyısına elektrikli değirmen kurmuşlardı. O günlerde bu tür değirmenlere ‘ateş değirmenleri’ derlerdi. Su değirmenlerinde yıllık unun öğütülmesi bir iki gün sürerken bu değirmende bir iki saat sürüyordu. Çevrede olan yedi su değirmenin bir günde öğüteceği unu bu değirmen yarım günde öğütüyordu. Bu durumda kim un öğütmek isterse oraya koşuyordu. Özellikle çevre köylerden gelenler için bu çok kolaydı. Öyle günlerce sıra bekleyip sıra gelince de yine bir iki gün un öğütmek yerine çabucak unlarını öğütüyorlar yükleyip köylerine dönüyorlardı.
Bu durum su değirmenlerini kötü vurdu. Kalmak, çalışmak isteseler de gelen olmayınca taş dönmedi. Eskiden seklemlerle, çuvallarla tıklım tıklım dolan değirmenlerin içi bomboştu artık.
O gün erkenden kalktım. Çayımı içtim karnımı doyurdum. Yeni geldiğim için önce köyü, çevreyi şöyle bir dolaşmak istedim. Ondan sonra da gelip seklemleri yükleyip o değirmene götürecek, çabucak öğüttürüp getirecektim.
Evden çıktım. Dere’ye yöneldim. Dışarıda ayaz vardı, oldukça soğuktu. Ancak ortalık günlük güneşlikti. Derin bir soluk aldım, içime çektim.
Köyden çıktım Dere’deki setenin yanına geldim. Kıyısına oturdum çevreyi gözlemeye başladım. Yanda akan Öz’ün şırıltısı kulağıma geliyordu. Bakarov’un çadır gibi gerilip alaçığını, bahçesini kaplayan ceviz ağacı karşımdaydı. Yaprakları duruyordu da öylesine. Sert bir yel vursa dallarından koptu kopacaklardı. Öz’ün ötesinde Gazi’nin Bostana baktım, içini ağaçlarını süzdüm. Ardından yüzümü biraz sağa döndürdüm. İleride İdrislerden Hasan Hoca’nın köprüsü, onu ilerisinde Nuh Ağa’nın bahçeyle, diğer bahçeler gözüme düştü. Ağaçlar güzün gelmişliğine sararıp solmakta, bir yel hışırtısına yapraklarını dökmekteydiler.
Yüzümü yandaki değirmenlere çevirdim. Üç su değirmeni Bayır’ın Dere sırtında duruyorlardı. Gözüm yan yana olan iki değirmenin üstündeki üçüncü değirmene takıldı. Orada biri vardı. Değirmenin önüne çömelmiş, derin düşüncelere dalmıştı.
Elinde sigarası tüttürmekte, öylece durmaktaydı.
Memiş’ti o. Yerimden kalktım kıvrılarak yükselen değirmenin yoluna düştüm. Çok geçmeden onun değirmenine uzanan kısa yolu aldım, yanına vardım. Yok, gerçekten dalmış geldiğimin ayırdına varamamıştı.
Selam vererek seslendim. Duyunca dalgınlığından sıyrıldı. Şöyle bir döndü, elini gözlerinin üstüne götürerek gölgeledi. Beni gördü.
“Ooo, Yüksel sen misin! Aleyküm selam. Hoş geldin hele, yeğen,” dedi. O arada ayağa kalktı.
Ayaküstü hoş beş ettik, hal hatır sorduk. Sonra da sordum.
“Memiş abi, neye yoracağımı bilemedim. Çok dalmıştın. Geldiğimi bile görmedin. Eski günleri mi düşünüyordun, nedir?” dedim.
“Sorma Yüksel, yeğenim. Valla ‘Düşünmüyorum,’ desem, yalan olur. Ne günlerdi o günler. Aha şu üç değirmenin önü buğday dolu çuvallarla yüklü kağnılardan geçilmezdi. Tüm yazı köyleri bizim köyün değirmenlerine gelirdi. Bütün değirmenler tıklım tıklım haralla, seklemle dolardı. Günlerce sıra beklerlerdi. Vallahi bir ay sıra bekleyenler olurdu. Hani nerede şimdi o günler?”
“Bilmez miyim Memiş abi, az çok bende bilirim o günleri,” dedim. “Anlaşılan şimdilerde pek gelen giden yok.”
“Pek değil, hiç yok. ‘Değirmen kapalı,’ demesinler diye, aha şuraya erkenden geliyorum kapıları açıyorum,” dedi ardından. Bir yandan da parmağıyla değirmenin girişini gösteriyordu. Kapılar sonuna dek açıktı.
“Kapı günlerce açık. Akşama dek oturup bekliyorum. Arada bir beş on şinik zavar öğütmeye gelen olursa öğütüyorum. Yoksa boş boş bekliyorum. Akşam olunca da kapatıp gidiyorum.”
O anlattıkça içim burkuldu. Birkaç bin yıllık varlığı olan o değirmenler artık yok oluyordu. Ekmeğin öyküsünün en tatlı yeriydi oralar. Ekmek ki toprakla yaşayanların öyküsü…
Sonra o su değirmenleri yalnızca un öğütme yeri değildi ki. Bir araya gelme, oturup eğleşme yeriydi de. Geleni gideni çok olurdu. Uzak çevre köylerden gelenlerle tanışma, onlarla da arkadaşlık kurma yeriydi.
Bir de bir de, değirmenler yeşilin yeriydi. Suyu alıp getirince sulak olan yerlere yaşam getiren, bahçe bostan eden yerlerdi.
Şimdi onlar olmayınca neler, kim bilir daha neler olmayacaktı.
Bu düşüncelere dalarak Memiş abinin duygularına ortak olurken, birden anamın ununu öğütmem gerektiği usuma geldi. Bunun usuma gelmesi kalkıp gitmem gerektiğinden değildi. Başka bir şey düşünmüştüm.
“Memiş abi,” dedim coşkulu coşkulu. “Bizim unu daha öğütmemişler. Getireyim de burada öğütelim.”
Yüzüme baktı. Elektrikli değirmende birkaç saatte öğüteceğim unu buraya getirip şu soğukta, gece boyu başında bekleyerek öğütmeyi gerçekten isteyip istemediğimi bilmek istiyordu.
Başımı birkaç kez salladım. “Gerçekten,” dedim, “öyle yapalım. Ne dersin?”
“Olur,” dedi sevinerek, “öğütürüz.” Sevinmesi daha çok değirmenin çalışacağınaydı. Orada kalacak, değirmenin seslerini dinleyecek, geleni gideni olacak, onları ağırlayacak, onlarla oturup eğleşecekti. Daha ne olsun.