Hasan mı?.. Hasan dönse... Sığınacak, kalacak bir yeri yok ki. Boynunu büker. Gözleri dolu doludur. Ne diyeceğini bilemez. Yurduna, köyüne gitmek istese de ayakları kalkmaz. Çok çekmiştir, giderse başına neler geleceğini biliyordur.
Durumu az çok bilen Mithat Ağa, Hasan’a, “Öyleyse burada kal,” der, “bizim ufak tefek işlerimizi görürsün.” Varlıklı Mithat Ağa’nın gönlü de boldur. Böylece Hasan orada kalır.
Mithat Ağa hayvancılıkla, çiftçilikle uğraşan bol kazandığı gibi eli de bol olan biridir. Hanımı Rahime de öyledir, kocası gibi iyilik sever, şefkatlidir. Hasan’ı ayırt etmezler, kendi çocukları gibi severler. Kendi anasının babasının yokluğunu duyumsatmazlar. Hasan da Mithat Ağa’yı babası, Rahime Hanım’ı anası bilir, onları sever sayar.
O güne dek pek gün görmeyen Hasan orada güzel günler görür. Sağlıklı, mutlu bir yaşam sürer. Karnı tok, sırtı pektir. Sevgiyle, iyilikle büyütülür, büyür. O da bunun karşılığını verir. Sevgi, saygı gösterir. Çok çalışır.
Aradan yıllar geçer, Hasan yiğit bir delikanlı olur. Mithat Ağa ile hanımı Rahime, Hasan’ı evlendirmek isterler. Bunu ona açtıklarından Hasan yanaşmaz, evlenmek istemez.
Aradan bir süre daha geçer. Birden Hasan durgunlaşır. Dalgındır, başı eğik kara kara düşünmektedir. Bu Mithat Ağa’nın gözünden kaçmaz. Bir gün ona sorar, “Hasan; oğlum, yavrum böyle kara kara ne düşünürsün, bir derdin mi var?”
Hasan, “Ağam bir şey düşünmüyorum, iyiyim, bir derdim de yok,” dese de iç sıkıntısını kötü çıkan sesinde belli olmaktadır.
Anlar Mithat Ağa, anlamaz mı. O yüzden diretir, “Yok oğlum,” der, “bir şey var. Ne ise söyle de bileyim. Böyle içine kapanıp durman… Olmaz ki!”
Hasan’ın gözleri buğulanır. Artık dayanamaz, anlatır. “Ağam,” der, “anamı, bir de köyümü çok özledim. Onca yıllar geçti aradan. Burnumda tüter dururlar. Bir yol versen, onu, oraları görsem?”
Ağa yılların ağası, bunu az çok seziyormuş. Hasan’ın ağzından duymak istemiş. Hasan’a anlayan gözlerle bakar.
“İyi öyleyse oğlum,” der, “yol senin. Gerekli hazırlıkları yapalım. Yarın erkenden yola çıkarsın.
Ertesi gün olur. Gümüş eyeri atın sırtına vururlar. Yol azıklarını heybeye yerleştirirler. Hasan, geniş avluda ev halkıyla helalleşir. “Anam” dediği Rahime Hanım’ın elini öper. Rahime Hanım da ana sevgisiyle Hasan’ı öyle bir kucaklar öyle bir kucaklar ki… Gözleri dopdolu gelir, yaşlar yanaklarından süzülmeye başlar. Mithat Ağa gibi o da sezmiştir, Hasan geri dönmeyecek, onu bir daha göremeyecektir.
Hasan da üzgündür. Gitmek isteyen özlem dolu o yanı ağır bassa da ona iyi bakan, çocuklarından ayırt etmeyen ağayla hanımını, çocukluğunun geçtiği acı tatlı günleri ardında bırakmak kolay değildir. Dile kolay on dört yıl kalmıştır orada. Biliyordur orayı, onları çok özleyecektir. 
Hasan, küçük bir çocuk olarak girdiği bu kapıdan yiğit bir delikanlı olarak ayrılır. Ağa atlı, Hasan yaya yola düşerler.
Sivas’ı geçer Yıldızeli’ne yaklaşırlar. Mithat Ağa atı durdurur, iner, “Hasan, oğlum ben artık geri döneyim, burada ayrılalım,” der. “Bu yolu izle. Dosdoğru git. Seni Akdağmadeni’ne götürür. Oradan da sorar köyünün yolunu bulursun.”
Ayrılana dek ne Hasan Mithat Ağa’ya, “Bunca yıldır senin yanında çalıştım. Hani bunun karşılığı?” der, ne de Mithat Ağa bu konuda bir söz eder.
Mithat Ağa Hasan’a sarılır, Hasan da Mithat Ağa’ya. Çok duygulanırlar. İkisinin gözlerinden de damlalar dökülür. Dayanamaz ağlaşırlar.
Artık ayrılık anı gelmiştir. Mithat Ağa atın üstündeki heybeyi alır Hasan’a uzatır. Bir elini Hasan’ın omzuna koyar, o babacan bakışlarıyla, “Oğlum,” der, “kendine iyi bak. Sen uslu, iyiyi doğruyu bilen birisin. Biliyorum geri dönmeyeceksin. Canın sağ olsun. Bu heybeyi al. Heybenin gözlerinde sana gerekli şeyler var. Gözünün önüne bak. Köyünde kendine iyi bir düzen kur. Yaşadığın sürece iyi ol, iyi kal. Olur mu? Yolun açık olsun, hadi güle güle git,” der. Orada ayrılırlar. Gözden yitene dek gözleri arkada, birbirlerine bakar el sallarlar.
Hasan heybesi omzunda yola düşer. Epey yol aldıktan sonra yol kıyısında oluğundan suyu gürül gürül akan bir çeşmenin başında durur. Biraz dinlenecektir. Ayrıca karnı da acıkmıştır.
Heybesini yere koyar bir gözünü açar. Yiyecek çıkınını çıkarmak için elini uzatır. Ancak eline bir torba gelir. Çekerken anlar, torba ağırdır. Torbayı çeker çıkarır. İçini açar bakar. Bir de ne görsün! Torbanın içi altın doludur. Ayrılırken ağasının üstü örtülü bir şeyler söylediğini anımsar. Onun ne demek istediğini o an anlar. İçi de gözleri de yine dolar gelir. Sevgi doludur, sevinç içindedir. Torbanın ağzını iyice bağlar, heybenin gözüne yeniden koyar. Heybenin gözünü iyice kapatır. Diğer gözüne elini uzatır, içindeki çıkını çıkarır açar. Rahime Hanım’ın koyduğu yiyeceklere bir güzel yem atar. Karnını iyice bir doyurur. Oluktan suyunu içer. Sonra da toparlanır geri yola düşer.
Yol iki gün sürer. Hasan Sonunda Hisarbeglü’ye gelir. İlgisiz, boş gözlerle evlerin arasında dolaşır. Köyün orta yerinde oturan yaşlılar vardır. Sırtında çuha giysisi, ayağında sırma çarığı, dizlerine dek çekili nakışlı, ala yün çorabı, başında abani sarılı kırmızı bir fesi olan bu ak pak giyimli, uzun boylu yabancıyı görürler. ‘Yadırgı biri,’ diye düşünürler. ‘Öyle de sanki buralar ona yabancı değil gibi. Baksana nereye gittiğini biliyor. Kimi yerde durup derin düşüncelere dalıyor, kimi yerde gülümsüyor, kimi yerde de ağlayacak gibi oluyor. Sanki bir şeyler anımsamaya çalışıyor. Kim ola ki, neden öyle yapıyor ki?’
Hasan sonunda döner onların yanına gelir. Selam verir. Selamını alırlar. Gözlerini Hasan’a dikerler. Yanlarına geldiğine göre bir şeyler söyleyecektir. Bakışları, ‘Desin de kimmiş anlayalım,’ merakındadır.
“Ben,” der, “Sipahioğullarından Tırış Ali’nin oğlu Hasan’ım.”
Onca yıllar geçmiştir. Yaşlılar birbirlerine bakarlar, belleklerini zorlarlar. Sonra da anımsarlar. “Haaa,” derler, “şu bizim öksüz Hasan, Tırış Ali’nin oğlu Hasan. Daha küçücük bir çocuktun. Büyümüş kocaman delikanlı olmuşsun.”
Durumu biraz biliyorlardır. Nuh ile Osman köye dönünce onun Sivas’ta iyi bir ağanın yanında kaldığını, iyi ellerde olduğunu anlatmışlar.
Sorup soruşturup biraz konuştuktan sonra aralarından birkaçı Hasan’ın önüne düşer. Yürür biraz ilerideki bir örene götürürler. Hasan’a orayı gösterirler.
“İşte burası senin babanın evinin yeri,” derler. Orada duvarları yıkılmış, yerle bir olmuş taş yığınları vardır. Hasan üzgün üzgün bakar. ‘İçinde oturmayınca, bakmayınca böyle olur,’ diye düşünür. 
Geri yanındakilere döner, “Ya anam,” der, “O ne yapıyor, nasıl iyi mi?” Bunu sorarken usuna gelmez. ‘Öyle de çok yaşlı değil. Daha yaşıyordur,’ diye düşünür.
Ancak öyle değildir. Yokluklar, yoksulluklar, olmadık güçlükler onun da belini tez bükmüş, yaş almadan yaşlandırmış olmalı. Yaşlılar Hasan’a üzgün üzgün bakarlar. “Asiye Kadın, çok çekti çok!’ derler içli içli. ‘O yüzden çok yaşamadı. Birkaç yıl oluyor, öldü.”
Hasan ne yapsın ki? Üzülmekten başka elinden bir şey gelmez. Gözlerine damlalar birikir. Daha küçücük bir çocukken gördüğü anasını bir daha görememek varmış. Kendi anasını öyle özledi de ya anası onu! Ana yüreği bambaşkadır. Yaşlılar Hasan’a onu da derler. “En çok da seni dünya gözüyle bir daha göremeyeceğine yana yana öldü gitti zavallı kadıncağız. Geç kaldın oğul çok geç.”
Hasan’ın içi sızım sızım sızılar. Üzülür bunlara çok üzülür. 
Artık kimsesi kalmamıştır. Ne yapacağını düşünür. Usundan geri dönmek geçse de kalmaya karar verir. Kökleri kurumuş yerde yeniden kök salacak, ören olmuş evi yapıp baba evinin ocağını yeniden tüttürecektir.
O gece o yaşlılardan birinin evine konuk olur. Ertesi gün kalkar kolları sıvar. Birkaç kişinin yardımıyla babasının ören yerini torlar toparlar. Oraya başını sokacak bir göz oda yapar. İçine yerleşir. Ondan sonra da yavaş yavaş düzenini kurar. 
Aradan altı ay geçer. Aranıp dururken istediğini bulur. Köyün sevilen, sayılan kişilerinden Memiş Kâ ile Haçça’nın kızı Fadime’yi kendine uygun görür. Fadime genç yaşta evlenmiş boşanmış bir duldur. Nasıl olmuşsa o evliliği çok sürmemiş, çocuğu bile olmamıştır. Fadime uslu, ağır başlı, çalışkan, yol yordam bilen bir kadındır. Hasan bunu görmüş onu bu yüzden seçmiştir. Bunu annesiyle babasına duyururlar. Onlar da uygun görürlerse Fadime’yle evlenecektir. Memiş Kâ ile Haçça “olur” derler, “uygundur. Allah yazdıysa bize de vermek düşer.” Düğün yapmazlar, eş dost, konu komşu ile aralarında söz keser, küçük bir tören yaparlar. Fadime’yi baba evinden alır koca evine getirirler.
Fadime gelin olur. Çok sonraları Fadime sırtında desen desen dokunmuş heybesiyle gezdiği için Habe Gelin adını alacak, öyle bilinip öyle kalacaktır.
Hasan çalışkandır. Elinden çok iş gelir. Babasından kalan tarlaları sürer, eker, biçer. Bunun yanı sıra hayvancılık yapmaya başlar, inekleri, camızları, davarı olur. Sivas’ta Mithat Ağa’nın yanında kala kala öğrendiği bu işleri iyi uygular. Mithat Ağa’nın verdiği altınları iyi değerlendirir. Üç beş yıl içinde varlıklı biri olur çıkar. 
Aradan yirmi yıl geçer. Hasan artık orta yaştadır, adı Hasan Ağa’dır. Çola çocuğa karışmış, beş erkek iki kız çocukları olmuştur.
En büyük oğlu Şükrü’yü evlendirir. Hasan Ağa’nın keyfine, mutluluğuna diyecek yoktur. Yörenin en varlıklı kişilerinden biri olmuştur. Yoğurtyurdu yaylasında sürüyle davarları, sayısını bilmediği sığırı vardır. Evinden konuk eksik olmaz. Kimi borç para, kimi buğday istemeye geldiğinde geri çevirmez. Para oturduğu minderin altındadır. Gelen olduğunda minderi kaldırıp parayı verdiği bugüne dek bile anlatılagelir. Kısaca çok iyilikseverdir. Çevresine sevgi saygı gösteren, çevresinden saygı, sevgi gören biridir.