Konunun geçtiği yer Bozok eli. Öyleyse oradan başlayalım. Bozoklar, Oğuzların iki boyundan birinin adıdır. Diğer boyun adı da Üçoklar’dır. Bilindiği gibi Orta Asya’dan bir göç başlatırlar. Nedenleri çoktur. Onlar da verimli Fırat-Dicle havzasını duymuş olmalılar. Önce gelir oralara yerleşirler. Ardından da yavaş yavaş Anadolu’ya doğru yönelirler.
1200’lü yılların ortalarında Kösedağ Savaşı’ndan sonra bölgeye Kara Tatarlar yerleşmiştir. Orada kalan, daha sonra oraya gelen diğer halklarla uzun süre birlikte, barış içinde yaşarlar. Oraya kök salarlar.
1402 yılında Ankara Savaşı bir dönüm noktası olur. Savaşı kazanan Timur, Çin’e büyük bir sefer düşünmektedir. Ayrıca Orta Asya az olan Türk nüfusu çoğaltmayı planlamıştır. O yüzden Kara Tatarları zorla yerlerinden söker beraberinde götürür.
Kara Tatarların gitmesiyle boşalan bölgeye Dulkadirli Beyliğinin kimi oymakları akın etmeye başlar. Sivas’ın güneyinde Kayseri’nin doğusunda olan Uzunyayla’dan geçerek bölgeye gelip yerleşirler. “Yerleşirler” deyince ‘kazık çakıp otururlar’ anlaşılmasın. Yine konar göçerdirler. Orada da bölgenin konar göçerleri olurlar.
Bölge dağlık, ormanlıktır. Sürülerini yayacak otlakları, sulayacak özleri vardır. Oralar onlara iyi gelir. Konar göçer yaşamlarını en iyi biçimde geçirmek için çok uygundur. Yukarılarda yayla yaylar kış gelince de ovaya iner kışlarlar.
Bozok kolu olarak yerleştikleri bölgenin adı zamanla Bozok eli olur. Daha sonra da kısaca Bozok diye anılır.
Bozok kolunun Ağçalu oymağının çoğunluğu Aşağı Kanak’ta yaşamaktadır. Bunlardan Ağça’nın “Sipahizade” adlı torunları 1530-1531 yıllarında “Aliki” bucağına gider yerleşirler. Orada geçimlerini çiftçilik, çoğunlukla hayvancılık yaparak sağlarlar. Orada tutunurlar, artık yeni yurtları o yerler olur.
O yerlerin bugün nereler olacağı konusunda bilgiler vardır. kaynaklarda “Ala Öküz Beli” denilen bir yerden söz edilir. Oranın bugün Yozgat, Sarıkaya ilçesine bağlı Hisarbey köyünün güney doğusundaki Alaöküz Beleni olduğu düşünülmektedir.
2008 yılında dayıoğlu Şahin Güvenç ile gittik baktık. Gördüklerimiz eğimli bir alancık, yukarısında bir su kaynağı, sanki duvar yerlerini andırır birkaç tümsekti. Yer yaşamaya, sürüleri otlatmaya elverişli görünüyordu. Bir de beş yüz yıl öncesinin coğrafi ve iklim koşullarını göz önüne almalıyız. Bu da oraların kalmaya, barınmaya daha uygun yerler olduğunu düşündürür nedenleri çoğaltmaktadır. Yine de orada silik de olsa eskilerden kalma yaşam izleri göremedik. Orada kaldılar mı sürülerini yaydılar, yaylaları yayladılar mı anlayamadık.
Ne yazık ki konup bir süre kaldıkları kimi yerler ören olmuş silinmekte, kimi yerlerdeki örenlerin yerlerindeyse yeller esmektedir. Oralar ören olmuş, sonra da yerle yeksan olmuşlar...
Bir de kaynaklarda Alaöküz’ün kuzey doğusundaki Kesikkavak adlı bir yerden söz edilir. O yerin bugünkü adı Küçükkavak’tır. Orada ören izleri var. Bu da oralarda eğreti evler yaptıkları, yazları kaldıkları anlamına gelir.
Kaldı ki yine Küçükavak’ın altlarında Dölekkaya denilen yerde de örenler vardır. Bu da konar göçer yaşayanların geçici olarak oralarda kaldıklarına bir kanıttır.
Faruk Sümer Bozok Tarihine Dair Araştırmalar adlı incelemesinde Aliki bucağının merkezinin işte bu bölge olduğunun sanıldığını yazar. Bu konuda bir belge, kanıt olmayınca ne yazık ki bu bir sanı olarak kalacaktır.
1850’lerde Hisarbey Köyü’nden iç güveyi olarak Belekçehan Kavağı’na yerleşen Türkmen oğullarından Boz Halil’in bugünkü torunları da kendi köyleri yakınlarında bir ören olduğunu, o örenin Aliki bucağının merkezi olduğunu belirtir görüşler ileri sürmüşlerdir ki bu da kafaları karıştırmaktadır.
Bu konuda somut bir bilgi olmayışı gerçekte bir bucak merkezi olmadığından olsa gerek. Halk konar göçerdir, yerleşik bir yaşamı yoktur. O yüzden belirli bir merkezde toplanıp kalıcı olarak yerleşmemişlerdir.
Aliki bölgesine yerleşen Sipahioğulları çoğalır, güçlenirler. Osmanlı’nın tımar sisteminde görev alırlar; bölgenin vergisini, savaş sırasında da Osmanlı ordusuna sipahi (asker) toplayarak önemli hizmetlerde bulunurlar. Bu durum onların oraya göçmeden önce Aşağı Kanak’ta da benzer görevler üstlendiklerini düşündürüyor. Onlara Sipahioğulları denmesinin de nedeni bu olsa gerek.
Bölge çalkantılıdır. Bir yerde durmayan, yeri yurdu belli olmayan konar göçerlere tımar sistemini uygulamak güçtür. Vergi, alanlar için ballı bir gelirken verenler için ağı zıkkımdır. Ayrıca tımar sistemi gereği gerektiğinde devlete asker vermekle de yükümlüdürler. Konar göçerlere bir yararı dokunmayan, onların ekmeklerini bölen, canlarından can alan bu sisteme karşı çıkmalar da kaçınılmazdır.
Celali Ayaklanmalarını duymayan yoktur. İşte o ayaklanmalar orada başlar. Ayaklanmanın başında olanlardan biri de Hisarbeglü oymağı boy beyi Baba Zünnun’dur.
Sipahioğulları görevleri gereği bu ayaklanma karşısında devletin yanında yer alır, ayaklanmaların bastırılmasında önemli işlevleri olur.
1750-1780 yıllarında Sipahioğullarının bölgedeki gücü ve etkisi azalmaya başlar. 1800 yılı başlarında da kendi aralarında birtakım anlaşmazlıklar ortaya çıkınca bu daha da kötüleşir. Artık bölgedeki güç ve etkileri kalmaz. Bununla da kalmaz, Sipahioğulları bir arada da kalmaz/kalamazlar, birbirlerinden ayrılır dağılırlar.
Tırış Ali ile Asiye’nin bir oğulları olur. Yıl 1857 Temmuz ayıdır. Ona dedesinin adını verirler: Hasan.
Hasan daha üç yaşındayken çok kötü bir şey olur. Tırış Ali ölür. Genç yaşta dul kalan Asiye anlaşılan kimsesizdir, sığınacak bir yeri yoktur. O günler kadınlar için daha da güç olsa gerek. Öyle bir başlarına bırakmazlar. Kötü gözle bakıldıkları gibi başlarına olmadık işler gelebilir. O yüzden Asiye köyden takma adı Daşşaklı olan biriyle evlen(diril)ir. “Daşşaklı” adı belleklerde kalıp bugünlere dek gelse de o kimdir, kimlerdendir bilinmemektedir.
Kimsesizken sorun oluyor da bu koşullarda evlenince olmuyor mu? Bu da başka bir dert. Öksüz, babalık yanında kalan Hasan göze batar. Babalık elinden çok çeker. Hasan’ın tadı tuzu kalmaz. Babalık Hasan’a evi dar eder. Yedi yaşına geldiğinde de evden kovar.
Kalacak yeri olmayan Hasan birileri bir şeyler verirse yer, yoksa aç kalır. Nereyi bulursa orada yatar; yolda belde, çullar arasında, kağnılarda, bir duvar dibinde gecelerini geçirir.
O yıllarda Sivas Anadolu’nun tahıl ambarıdır. Özellikle yazları ırgatlar için iş çoktur.
Köyden Kamber oğlu Nuh ile Hoke’nin oğlu Osman da toparlanıp yola düşerler. Gidip orada çalışacak ekmek parası kazanacaklar. Hasan’ın durumunu bilmektedirler. Kim bilir Hasan yüz bulmuş onların peşine düşmüştür ya da onlar Hasan’a acımışlar yanlarında almış götürmüşlerdir. Artık nasıl olmuşsa, Hasan da onlarla birlikte gider.
Nuh ile Osman, Hasan’a kol kanat gererler. Yol boyunca ne yiyorlarsa ona da verir, yoruldukça omuzlarına alır götürürler.
Sivas’ın orta yerinde, Selçuklulardan kalma Çifte Minare Medrese’nin yanı amele pazarıdır. Nuh, Osman ve Hasan da varır orada dururlar. Ne süre beklerler bilinmez de sonunda biri gelir. Giyimi, kuşamı düzgün atı bakımlıdır takımlıdır. Belli ki bir ağadır.
Onlara, “İş mi arıyorsunuz, çalışmaya mı geldiniz yavrular?” der.
Onlar da başlarını birkaç kez aşağı yukarı sallarlar. “Öyle,” derler, “İş arıyoruz, çalışmaya geldik.”
“İyi öyleyse,” der o ağa, “Benim adliyede biraz işim var. Bitirip geleyim. Siz beni burada bekleyin.”
Yaklaşık bir saat beklerler. Ağa gelir. Birlikte yola koyulurlar. Köyün adı İlbey’dir. Varlıklı biri olan Mithat Ağa’nın çiftliği oradadır. Artık onun yanında çalışacaklardır.
Nuh ile Osman iş olduğu oranda orada çalışırlar. Yeterli oranda para kazanırlar. Kaldı ki evde ekmek bekleyenler vardır. Paralarını alıp geri yola düşer, köye dönerler.