Değerli okurlarım, bugün köşemizde kalbi Kabe özlemiyle yanan, “Lebbeyk” nidasını yerinde haykırmak isteyenlerin içini ısıtacak bir konuyu, Ramazan umresini konuşalım. Bazı zamanlar ve mekanlar vardır ki, bir araya geldiklerinde insanın ruhunda tarifi imkansız bir inkılap yaparlar. İşte Ramazan ve Umre, bu iki devasa rahmet deryasının birleştiği o müstesna andır.
Haccın Sevabına Denk Bir Müjde
Peygamber Efendimiz (sav), bir sahabiye verdiği müjdeyle aslında hepimize şu ufku açmıştır: “Ramazan ayında yapılan umre, tam bir hac sayılır, yahut da benimle birlikte yapılmış bir haccın yerini tutar” (Buhârî). Hadis-i şerifin son kısmında yer alan “Benimle birlikte yapılmış bir hac sevabı gibi” ifadesi ise bu müjdeyi bambaşka bir boyuta taşır. Düşünün bir kere; imkan bulup henüz hacca gidememiş bir mümin için, Ramazan’ın bereketiyle o kutsal toprakların tozuna karışmak, hem manevi bir teselli hem de Rabbimizden muazzam bir lütuftur.
Zahmetteki Rahmet: İki Büyük İbadetin Kesişimi
Ramazan umresi, sabrın ve şükrün doruk noktasıdır. Bir yanda kavurucu sıcağın veya yol meşakkatinin içinde tutulan oruç, diğer yanda Kabe’nin gölgesinde beklenen iftar saati... Dışarıdan bakınca yorucu görünen bu ibadet, aslında ruhun en büyük dinlenme anıdır. Milyonlarca Müslümanla aynı safta, sadece bir hurma ve bir yudum zemzemle iftar etmenin verdiği o “ümmet olma” bilinci, dünyevi hiçbir zenginlikle ölçülemez.
Olayın En Güzel Yönü: Gönül Coğrafyamızın ve Sürprizlerin Kesişmesi
Ramazan umresinin en latif, en heyecan verici yönü; dilleri ve renkleri farklı binlerce müminin Kâbe’nin etrafında tek bir yürek olmasıdır. Orada ne makam kalır ne unvan, ne de rütbe... Hiç unutmam, kutsal topraklarda hocamız bize şöyle demişti: “Umre öyle bir yerdir ki, kişi hiç beklemediği kişilerle burada karşılaşabilir; bazen bir devlet başkanıyla, bazen bir bakanla, bazen de gönül dünyasının büyük sultanlarıyla yan yana saf tutarsınız” Daha hocamızın bu sözleri bitmemişti ki, dünyaca tanınmış, ilmiyle gönüllere taht kurmuş bir alimin tam önümüzden geçmesiyle hepimiz şok olmuştuk. O an anladık ki; burası maddiyatın sustuğu, manevi makamların konuştuğu bir yerdir. Yan yana saf tuttuğunuz, dilini bilmediğiniz ama aynı kıbleye döndüğünüz kardeşinizle ekmeğinizi paylaşırken; İslam’ın o kuşatıcı merhametini iliklerinize kadar hissedersiniz. Bu muazzam buluşma, modern dünyanın yalnızlaştırdığı insanoğlu için en büyük şifa kaynağıdır.
Dua ve Arınma Mevsimi: Manevi Hasat Vakti
Ramazan, kendi başına bir arınma ve mağfiret mevsimidir; umre ise geçmiş günahların temizlenmesi için ardına kadar açılmış müjdelere gebe bir kapıdır. Hele ki bu iki kapı aynı anda açıldığında, mümin için tam bir “manevi hasat” başlar. Sevgili Peygamberimiz (sav), bu mübarek mekanların kıymetini şu sözlerle beyan buyurur: “Benim mescidimde kılınan bir namaz, onun dışındaki camilerde kılınan 1000 namazdan daha faziletlidir. Ancak Mescid-i Haram hâriç. Mescid-i Haram’da kılınan bir namaz ise onun dışındaki 100 binnamazdan daha faziletlidir.” (İbn-i Mâce).
Mescid-i Haram’daki bir namazın 100 bin namaza denk geldiği bu muazzam hesaba, bir de Ramazan ayının katlanan bereketini eklediğinizde, ortaya çıkan manevi kârı hayal etmek bile insanın kalbini heyecanla titretiyor. İnsan bu rakamları duyunca; “Keşke şimdi orada olsaydık, keşke o secdelere biz de başımızı koysaydık” diye iç geçirmeden edemiyor.
Rabbimizden en kalbi niyazımız; ruhu o mübarek topraklarda atan, Kâbe hasretiyle içi burulan her bir kardeşimize bu eşsiz vuslatı en kısa zamanda nasip etmesidir. Bizim de gönlümüzden geçen, dualarımızda yer bulan o mukaddes buluşmaların kapıları inşallah hepimize açılır. Şayet bu Ramazan yolu o nurlu beldelere düşen nasipli kullardan olursanız, bizleri de dualarınızın bir köşesine, o bereketli sofralarınıza iliştirmeyi unutmayın. Kim bilir, belki bir gün o kutlu sofralarda hep beraber iftar etmek de nasip olur...
Gönlünüz huzurla dolsun, yaklaşan Ramazan-ı Şerif’iniz şimdiden mübarek olsun.