​Mübarek bir yolculuğun tam kalbinde, Beytullah’ın gölgesindeyiz. Dillerde "Lebbeyk" nidaları, gözlerde yaş, kalplerde bir nebze huzur arayışı... Ancak bu kutsal iklimde fark ediyoruz ki; Umre zahiren Kâbe’nin etrafında tavaf ve sa'y yapmaktır. Ama diğer bir yandan kendi nefsinin etrafındaki barikatları yıkma mücadelesidir.

​Bazen binlerce kilometreden gelip aynı safta omuz omuza durduğumuz mümin kardeşimizle imtihan oluruz. Yol yorgunluğu, kalabalığın getirdiği stres veya beşeri zafiyetler bazen bir hoca hanımın sert üslubuna, bazen yaşlı bir amcanın haksız bir sitemine dönüşebilir. Topluluk içinde maruz kalınan bir azar veya haksız bir şikâyet, insanın nefsine ağır gelebilir.

​Tam bu noktada, İmam Gazali hazretlerinin naklettiği şu kıssa ne kadar manidardır:

Vaktiyle bir derviş, Kâbe’yi tavaf ederken sürekli "Yâ Rabbi, beni ıslah et!" diye dua edermiş. Yanındakiler sormuş: "Neden hep aynı duayı ediyorsun?" Derviş cevap vermiş: "Burada kalabalıkta biri ayağıma bastığında öfkeleniyorsam, henüz tavafın ruhuna erememişim demektir. Asıl tavaf, incinsen de incitmemektir."

​İşte gerçek "hizmet", sadece işler yolunda giderken değil; kalbiniz kırıldığında, yorgunluktan dizlerinizin bağı çözüldüğünde ve hatta suçsuzken suçlu gibi göründüğünüzde bile "kardeşlik hukuku" adına tebessüm edebilmektir. Nitekim Rabbimiz Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurur:

"O takvâ sahipleri ki, bollukta da darlıkta da Allah için harcarlar; öfkelerini yutarlar ve insanları affederler. Allah da güzel davranışta bulunanları sever" (Âl-i İmrân, 134)

​Bizler, bazen vazifelerimizin çokluğundan kendi nafile tavafımıza vakit bulamayabiliriz. Fakat unutmamalıyız ki; bir müminin gönlünü yapmak, bir yaşlıya kol kanat germek ve ümmetin dertleriyle dertlenmek, Kâbe’nin Rabbi katında en makbul amellerden biridir. Efendimiz (s.a.v.) buyurmuyor mu: "Müslüman, müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez, haksızlık yapmaz, onu düşmana teslim etmez. Müslüman kardeşinin ihtiyacını gideren kimsenin Allah da ihtiyacını giderir. Kim bir müslümandan bir sıkıntıyı giderirse, Allah Teâlâ o kimsenin kıyamet günündeki sıkıntılarından birini giderir. Kim bir müslümanın ayıp ve kusurunu örterse, Allah Teâlâ da o kimsenin ayıp ve kusurunu örter.”(Buhari)

​Bizim burada yaşadığımız bu küçük imtihanlar, aslında bize büyük bir gerçeği fısıldıyor: Vahdet, yani birlik. Biz kendi içimizde, aynı kafilede birbirimize tahammül edemezsek; Filistin’de, Gazze’de ve dünyanın dört bir yanındaki mazlum coğrafyalarda canıyla imtihan edilen kardeşlerimizin acısına nasıl merhem olabiliriz? Onlar yıkılmış evlerinin önünde "Hasbunallah" diyerek izzetle dururken, bizim burada karşılaştığımız küçük aksilikleri dert etmemiz bir nevi edep noksanlığıdır.

"Allah'ım! Kalplerimizi dinin üzere sabit eyle, aramızı ıslah et ve bizi selamet yollarına ilet. İlk kıblemiz Mescid-i Aksa’yı ve mahzun Filistin’i bu mübarek günler hürmetine felaha erdir. Kâbe’nin gölgesinde biriken gözyaşlarımızı ümmetin vahdetine vesile kıl. Bizleri incitmeyen, incinmeyen ve her daim 'Hizmet nimettir' şuuruyla yaşayan kullarından eyle." Amin.