Kıymetli okuyucularımız hepinizi saygıyla, muhabbetle, hürmetle selamlıyorum. Rahmet ve mağfiret iklimi olan üç aylara girmiş bulunmaktayız. Bizleri bu mübarek günlere ulaştıran Cenâb-ı Allah’a hamd ü senâlar olsun. Âlemlere rahmet olarak gönderilen Sevgili Peygamberimize salât ve selam olsun.
Recep, Şaban ve Ramazan’ı içinde barındıran üç aylar, Regâib gecesiyle başlar. Miraç ve Berat gecesiyle devam eder. Bin aydan daha hayırlı Kadir gecesiyle zirveye ulaşır. Birlik ve beraberliğimizi güçlendiren, ülfet ve muhabbetimizi artıran Ramazan bayramıyla taçlanır. Üç aylar, hasretle yolunu gözlediğimiz, gönül hanemize konuk ettiğimiz kutlu misafirimizdir. İlâhî rahmetin oluk oluk aktığı, manevi huzur ve sükûnun gönüllere indiği kıymetli bir zaman dilimidir. Bizler bu mübarek vakitlerde ömrümüzün muhasebesini yapar, yaratılış gayemizi yeniden idrak ederiz. Kulluk ve ibadete, hayır ve hasenata, iyilik ve güzelliklere her zamankinden daha fazla yönelir, gönül dünyamızı imar ederiz. Hayatın karmaşası içinde ihmal ettiğimiz görev ve sorumluluklarımızı hatırlarız. Üç aylar, müminlere açılmış bir fırsat kapısıdır.
Perşembe gününü Cuma’ya bağlayan gece feyz ve bereketle dolu Regâib gecesidir. Regâib, özlenen, rağbet edilen ve değer verilen demektir. Regâib gecesi, üç ayların müjdecisi, Kur’an ayı Ramazan’ın habercisidir. Bu gece, akıp giden hayatımızda asıl kazancın, Cenâb-ı Hakk’a yönelmek, kulluk sözümüzü tutmak olduğunu bize hatırlatır. Üç aylar, huzur ve sükûnun kalpleri daha fazla kuşattığı zamanlardır. Bereket kapılarının ardına kadar açıldığı anlardır. Üç aylar, sorumluluklarımızı bir kez daha hatırlama, takva şuurumuzu yani kulluk bilincimizi pekiştirme aylarıdır. Nitekim Yüce Rabbimiz şöyle buyurmaktadır: ” Allah, takva ile hareket eden ve iyilik yapanlarla beraberdir.” (Nahl, 16/128.)
Üç aylar, manevi yönden kendimizi yenilemek için büyük bir fırsattır. Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulmaktadır: “ iman edip halini düzeltenlere korku yoktur, onlar üzüntü de çekmeyecekler.” (En’âm, 6/48. ) Öyleyse dünyevileşme ile örselenen zihin ve gönül dünyamızı yeniden ihya etmenin çabasında olalım. İbadetlerimizi eksiksiz olarak yerine getirelim. Hayır ve hasenatımızı daha da artıralım.
Üç aylar, duaya ve tövbeye, affa ve bağışlanmaya açılan kapıdır. Nitekim Rabbimiz َ iman Ey İman edenler! İçtenlikle Allah’a tövbe edin.” (Tahrîm, 66/8. ) hitabıyla bizleri haramlardan vazgeçmeye, günahlardan temizlenmeye davet etmektedir. O halde, bu mübarek mevsimde Rabbimizin affına nail olmanın yollarını arayalım. Bizi O’nun mağfiretinden uzaklaştıran her türlü kötülükten uzak duralım. Ailemiz, milletimiz ve bütün kardeşlerimiz için samimiyetle dua edelim.
Yüce Rabbimiz, şöyle buyurmaktadır: “Ey iman edenler! Allah’a itaatsizlikten sakının. Herkes yarın için ne hazırladığına baksın! Evet, Allah’a itaatsizlikten sakının; şüphesiz Allah yapıp ettiklerinizin tamamından haberdardır.” (Haşr, 59/18.) Bu ilâhî hitaba uygun olarak her mümin, rahmet ve mağfiretle dolu üç aylarda daha fazla iyilik yapmaya vesile aramalıdır. İyiliğin yolları pek çoktur. Bazen yolunu şaşıran birine yol göstermektir iyilik. Bazen insanlara eziyet veren bir şeyi yoldan kaldırmaktır. Bazen de ihtiyaç sahiplerine yardımcı olmak, onlara infakta bulunmaktır. İnfak ise sadece parayla yapılan bir iyilik değildir. Sevgili Peygamberimiz (s.a.s), “Her iyilik sadakadır” Buhârî, Edeb, 33. buyurarak nice infak çeşidine işaret etmiştir. Şifa bekleyen bir hastanın derdine derman, hastalığına çare olmak da bir infaktır. Şüphesiz dinî ve insanî sorumluluğumuzun gereği olan böylesi davranışlar bereket ve mağfiret iklimi olan üç aylarda Rabbimizin rızasını bize kazandıracak en önemli amellerdendir. O halde kendimize, çevremize ve Rabbimize karşı sorumluluğumuzun bilincinde olalım. İyi bir Müslüman olmak için çaba gösterelim.
Cenâb-ı Hak âyet-i kerîmede: “Mü’minler gerçekten felâh bulmuşlardır.” (el-Mü’minûn, 1) beyânından hemen sonra, bütünlüğünün lüzumuna dikkat çekerek; “Onlar ki namazlarını huşû ile kılarlar.” (el-Mü’minûn, 2) buyurmaktadır. Hattâ namazı huşûdan mahrum, ihsan kıvamından uzak bir şekilde, yani kalp ve beden âhengi olmadan kılanlar için: “Yazıklar olsun o namaz kılanlara!” (el-Mâûn, 4) buyrulmaktadır. Cenâb-ı Hak kullarını şu ilâhî beyanla îkâz etmiştir: “Ey îmân edenler! Allâh’a ve âhiret gününe inanmadığı hâlde malını gösteriş için harcayan kimse gibi, başa kakmak ve incitmek sûretiyle, yaptığınız hayırlarınızı boşa çıkarmayın…” (el-Bakara, 264)
Yani nasıl ki, namaz, oruç, zekât, hac gibi zâhirî farzlar vardır; bunun yanında güzel ahlâk, merhamet, cömertlik, adâlet, tevâzu, ihlâs, samimiyet, edep, iffet, hayâ, hûşû, takvâ, sabır gibi bâtını farzlar da vardır. kumar, içki, zinâ, hırsızlık vb. zâhirî haramların yanında, gurur, kibir, haset, öfke, riyâ, cimrilik, israf, tecessüs, yalan, gıybet, gaflet, ihtiras gibi bâtınî haramlar da vardır. Bu bâtınî haramlardan kaçınmak, en az zâhirî haramlardan sakınmak kadar mühimdir. Zira âyet-i kerîmede şöyle buyrulmaktadır: “Günâhın açığını da gizlisini de bırakın! Çünkü günah işleyenler, yaptıklarının cezasını mutlakâ çekeceklerdir.” (el-En’âm, 120)Allah’a kulluk edebi; fânî dünyanın gelgeç sevdâlarını ve nefsânî câzibelerini kalpten çıkararak, gönül sarayını, ona en lâyık olana, yani Hâlık’ına tahsis etmeyi gerektirir. Zira İmâm Şâfi’nin buyurduğu gibi; “Hak ile meşgul olmayan bir kalbi, bâtıl işgâl eder.” Kul, Rabbine nasıl kulluk edeceğini Rabbinin gönderdiği emir ve yasaklar üzerinden öğrenir ve bu sınırlara uygun ve uyumlu davranarak kulluk şuurunu geliştirir.
Mevlamız Kur’ân-ı Kerîm’de, “Onlar korkarak ve ümit ederek Rablerine dua ederler.”Secde suresi, 32:16 buyurarak gerçek mümin kulun iç dünyasını ortaya koymuştur. Başka bir âyet-i kerîmede Rabbimiz, Peygamber Efendimiz’e şöyle emreder, “Kendileri için Allah’tan başka ne bir dost ne de bir şefaatçi bulunmaksızın, Rablerinin huzurunda toplanmaktan korkanları, Allah’a karşı gelmekten sakınsınlar diye, onunla (Kur’an ile) uyar.” (En’âm suresi, 6:51 ) Bu ayetten, öğütlerin ancak Allah’tan korkup sakınanlara fayda vereceğini öğrenmekteyiz. Ancak, Allah korkusu mümini ümitsizliğe sevk etmemeli. Zira bizi yaratan ve her hâlimizden haberdar olan Rabbimiz aynı zamanda, “İman edenler, hicret edenler, Allah yolunda cihad edenler; şüphesiz bunlar Allah’ın rahmetini umarlar. Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.” (Bakara suresi, 2:218) diye buyurmaktadır.
Kur’ân-ı Kerîm’in birçok yerinde Yüce Rabbimiz kendini çok bağışlayıcı ve çok merhamet sahibi olarak tanıtmaktadır. Rahmeti her şeyi kapsayacak kadar geniş olsa da ahirette sadece Onun rızasını kazananlar merhametine mazhar olacaktır. Allah bizleri iman edenlerden eylesin ve beş vakit namaz başta olmak üzere farz ibadetlerini yerine getirmekte muvaffak kılsın. Her hâlimize şükrederek Allah’ın rahmetini umarız. Bununla birlikte Allah’ın adil ve intikam sahibi olduğunu da unutmamalıyız. Günah işlemek suretiyle kendine veya başkalarına zulmedenlerin şiddetli azaba uğrayacağını Mevlamız bize bizzat aziz Kur’an’da bildirmektedir. Dolayısıyla mümin, asla “Kalbim temizdir.” bahanesiyle Allah’ın emirlerini ihmal edip ve haramları küçümseyip kendini garantide görmez. Zira en temiz kalbe sahip olan Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Müminler, Allah’ın azabının miktarını bilselerdi, hiçbiri cennete girmeyi ümit etmezdi. Kâfirler de Allah’ın rahmetinin ne kadar çok olduğunu bilselerdi hiçbiri Onun rahmetinden ümit kesmezdi.” (Müslim, Tevbe, 23, H.No: 2755)
Bu vesile ile okuyucularımızın ve bütün İslam âleminin Regâib Kandili’ni tebrik ediyorum. Üç ayların rahmet, mağfiret ve bereket ikliminin insanlığın hidayetine, barış ve huzuruna vesile olmasını Yüce Rabbimden niyaz ediyorum.
Yüce Rabbimizin ilahi davetine kulak verelim. İstikametimiz iyiliğe, hayra ve güzelliğe olsun. Bu bereket mevsiminde Sevgili Peygamberimiz (s.a.s)’in şu duası dilimizden düşmesin. “Allah’ım! Receb ve Şaban aylarını hakkımızda mübarek eyle, bizi Ramazan ayına ulaştır.” ( Taberânî, El Mu’cemü’l Evsat, IV, 189.)