Son yıllarıydı. Çoktan gözden düşmüştü. Artık neredeyse elden, ayaktan da düşüyordu. Uzun yıllar dul kaldı, yalnız yaşadı. El ayak tutarken oluyor da tutmamaya başlayınca güç…
Onun adı da unutulmuştu. Yüzüne konuşurken derlerse derlerdi: “Haçça.” Onu takma adıyla anarlar o takma adıyla söylerlerdi. Neden ‘Kelikli’ derler onu bilmezdik. Evi, ileride birkaç ev aşağıdaydı. Öğleleri, özellikle de akşamüstleri asasına dayanarak kendini sürükleyerek de olsa çıkar gelirdi. Demek ki yüz bulmuş, bir sıcaklık görmüş. Öyleydi. Karım Safiye ona iyi davranırdı. Ne pişmişse ona da verir, yemeğini yedirirdi. Çayın sıcaklığını da katar anamla konuşurlar, geçmişten, eskiden söz ederlerdi. Ardından iyi bir şey varsa otururlar çocuklarınan birlikte televizyona bakarlardı. Uyku sırası geldiğinde yalnızlığı giderilmiş olarak evine uğurlanırdı.
Giderken, “İyi geceler olsun, uykunuz tatlı olsun,” diyerek sevincini belli ederdi. O gün aldıklarını içine katıp götürdüğünden onun da gecesinin iyi olacağını, uykusunun tatlı olacağını bilirdik.
Doğal olarak bakımı da gerekiyordu. O yüzden Safiye su ısıtır, onu düzenli olarak çimdirir ak pak ederdi. Giysilerini de yıkayıp giydirince… Yalnızca dışı değil içi de ak pak olurdu. Öyle mutlu olur, öyle sevinirdi ki… Duaları daha gökte çınlıyordur, kim bilir. Kim bilir, o dualar karım Safiye’ye Cennet kapılarını açan ellerden biri olacaktır.
Kahveye gitmeden önce ya da kahveden erken gelirsem onlara ben de katılırdım. Belleği yerindeydi, eskilerden çok şey anlatırdı. Sever, anlattıklarını ilgiyle dinlerdim. Bu ilgim ona da bir ilgi olduğu için o da sevinir, gözlerinin içi gülerdi.
Çocuklar daha küçüktü. Bana sezdirmediler. Kelikli’nin gelmesini pek istemezlermiş. “Çenesi düşük, durmadan konuşuyor,” derler, yakınırlarmış. Özellikle de oturup televizyonda filme bakarlarken ne oluyor ne bitiyor bir bir anlatırmış. Filmde konuşulanları da yineler kimin ne dediğini, şu şunu dedi, o bunu dedi diye bir de o sayıp dökermiş.
Bu çocukları sinir edermiş. Kendilerince bıkmışlar. Çocuk usu ne düşüneceği ne yapacağı belli olmuyor. Ben yoktum, Arabistan’da çalışmadaydım. Bir gün çıkıyorlar, gizlice Kelikli’nin evine giriyorlar. Bu kolay. Gündüzleri dış kapı sürekli açık olur. Asasını alıyor yarığa koyuyor baltayla doğruyorlar. On parçaya ayırmışlar. ‘Kelikli dayanamasın, asasına tutunamasın da gelemesin,’ diye bu. Ondan böylece kurtulmak istiyorlar.
Kelikli ne yapsın? Sığınacağı çok az yerlerden biri. Yine de ne yapmış etmiş gelmiş. Düşkün olmak, yalnız kalmak kolay mı? Böyle şeylere alınsan bile bir işe yaramıyor ki.
Arabistan’dan dönüp geldim. Yine geldi yanıma oturdu. Hoş beşten sonra ilk dediği bu oldu. Çam Ali dedemdir, seferberlik ve Kurtuluş Savaşı gazisidir. Toprağa karışalı neredeyse elli yıl oldu. Ancak unutulmadı.
“Senin Çam Aliler asamı kestiler, paramparça ettiler. Bana bir asa borçlusun”
Biz bunları konuşurken televizyona bakmakta olan benim ‘Çam Aliler’ döndüler bize baktılar. Kelikli’nin bu dediğine bozulmuşlar, uzun aradan sonra uzaklardan yeni gelen babalarından utanarak boyunlarını bükmüşlerdi.
“Çocuk usu,” diye o yüzden diyorum. Ne bilsinler? Kelikli rahatlarını bozuyor diye bozuluyorlar, onun gelmesini istemiyorlar.
Biliriz bu böyledir. Bizim çocuklarda da olmuş. Kelikli’nin gelmediği günler olduğunda da gözleri kapıda kalırmış. Baktılar gelmiyor, “Kelikli ebem niye gelmedi? Ne oldu ki, bir şey mi var. Biz öyle yaptık diye küstü mü yoksa?” diye sancılanırlarmış. E, öyle oluyor. Alıştığını bilmiyorsun. Biraz yokluğunu duyumsayınca bir kaygı basıyor işte…
Şimdi ne Kelikli kaldı, ne gelen ne giden ne de o günler. Baktım Kelikli’den bir de bunlar kalmış. İçlendim, boğazımda bir yumru o günleri düşündüm. ‘Giden gelmiyor. Sözleri yol ederek gidip bir bakayım. Ne olmuş ne bitmiş yazayım,’ dedim.
Özlenmez mi onu da özlüyorsun doğal olarak.
Yüksel Koç
BİRKAÇ AÇIKLAMA
Kelikli, Tokat yöresinde “Çok gezen kadın” anlamındaymış. Bizde de öyle olmalı. O da gerçekten çok gezerdi. Ayağa giyilen kelik de bundan türetilmiş ya da ‘çok gezen’ ayağa kolay takıldığı için karşıtı olmuştur.
Çocuklarınan: Bu sözcük bilerek böyle yazıldı. Çocuklar ile olması gerekirken ‘ile’ gibi önemli bir ekin yabancı dillerden girip kendi dilimizdeki karşılığının unutuluşuna bir seçenek olsun amacıyla. Bunu Sosyal Medya’da duyarlı olduğu anlaşılan sıkı bir dilci önermişti.
Çok yerinde bir öneri.