Kel Haydar’ın bu köye ne zaman, kaç sene önce geldiğini herkes hatırlayamaz, hatırlayanlar da birkaç ihtiyardır. Kel Haydar’a köyün ortasındaki Öküzlerin Osman’ın tek odalı evini vermişlerdi. Orada yatar kalkar kimseyle pek konuşmazdı. İçine kapanık biriydi.  Gelişi ve bu köyde kalışı önceleri yadırganmıştı ama zamanla unutulup gitmişti. Köyün çobanlığını yapardı. Bazı senelerde koru bekçiliği yaptığı da olurdu. Vazifesine bağlılığından dolayı da aralarında konuşmalar olurdu “Kel Haydar gibi çoban bulunmaz helal olsun” derlerdi. Bu konuşmalar biraz da övgüyle olurdu.
Köyün yaramaz ve şımarık çocukları bazı günler Kel Haydar’a hiç de hoş olmayan muziplikler yapıyorlardı. Onu gördükleri yerde hep bir ağızdan Kel Haydar, Kel Haydar diye tempo tutup bağırırlardı. Geceleri evini taşlarlar, kapısının önüne ateş yakarlar, teneke çalarlar, gürültü patırtı yaparlardı. Bunların hepsi de Kel Haydar’ı kızdırmak, öfkelendirmek içindi. İhtiyarların azarlamalarına bile aldırış etmezlerdi. Çocukların, inadına böyle yapmaları Kel Haydar’ın arada bir evden dışarı çıkıp çocukların peşine koşması, bağırıp çağırması, kızıp köpürmesiydi herhalde. 
Kel Haydar davarları kuşluk suyuna getirip de öz kenarındaki salkım söğütlerin altına yatırdığında çocuklar hiçbir şey olmamış gibi başına üşüşürlerdi. “Haydar emmi söğütten düdük kavlat bize. Haydar emmi patlangoç yap bize.”diye sağını solunu, ceketinin eteklerini çekiştirirlerdi. Çocukların bazıları da çekingen çekingen dururlardı geride. Ama sonunda dayanamayıp onlar da gelirlerdi. Bu çocukların çekingen durmalarının sebebi ise akşamları aşağı yukarı her evde babalarının “Kel Haydar’ın yanına fazla yaklaşmayın. Size bir kötülüğü dokunur. Zaten kim olduğu belirsiz, ucube biri.”diye tembih etmeleriydi. Hâlbuki her şeye rağmen Kel Haydar çocukları çok severdi. Bunu belli etmezdi ama biz yine de sezerdik bunu. Ala iple beline bağlı sarı saplı, Bursa işi bıçağıyla söğüt dalından düdük kavlatır, zurna, borazan yapardı. Çocukları sevindirmek için çabalar dururdu. 
Bir yaz günüydü, köyde yangın çıkmıştı. Garip Hasan’ın evi yanıyordu. Zaten ağaç olan evin her tarafı tutuşmuştu. Bütün köylü toplanmış, kadınlar, çocuklar kovalarla su taşıyorlar, erkekler de yangını söndürmeye uğraşıyorlardı. Evin içerisinde kalan kundaktaki çocuğun sesi içler acısıydı. Hiç kimse cesaret edip de eve giremiyordu. 
Kel Haydar’ı, elinde ıslatılmış battaniye ile ağlayan, sızlayan, dövünüp duranların arasından geçerek arka kapıdan yıldırım hızıyla içeri girdiğini gördüler. Saatler gibi geçen birkaç dakikadan sonra kucağında battaniyeye sarılı çocukla beraber alevler arasından çıkarak on metre ileride çocuğun bir tarafa, kendisinin bir tarafa düştüğünü gördüler. 
Çocuk hiç yara almadan kurtulmuştu ama Kel Haydar her tarafı yanmış bir şekilde ağır yaralıydı. Traktörle kasabanın hastanesine kaldırdılar. 
Ertesi günü acı haber köye geldi. Kel Haydar ölmüştü. Cenazesi kaldırılırken büyük küçük herkes ağlıyordu. Kel Haydar’ı köy mezarlığının bir köşesine defnettiler. Mezarlığa yakınlarını ziyarete gelenler O’nun mezarının başında bir Fatiha okumadan dönmüyorlar. 
Mezarlığın yanından geçenler işte Kel Haydar’ın mezarı diyorlar.