Son zamanlarda tıp alanında kullanılan çok büyük, çok önemli bir tedavi yöntemi var. Kök hücre tedavisi... Bu tedavi, ölümle sonuçlanabilecek pek çok hastalığın, bazı kanser türlerinin ve doğumsal olarak gelen kan hastalıklarının tedavisinde oldukça önemli. Kök hücre, tek bir hücreden yüz binlerce hatta milyonlarca hücrenin oluşmasını sağlayan, vücutta tüm doku ve organlardaki hücrelere dönüşme kabiliyeti olan, bölünebilir ve çoğalabilir, aynı zamanda bir ömür kendisini yenileyebilen, hayati işlevleri yerine getirmesi gereken hücrelerin gelişimi ve olgunlaşmasını sağlayan yaşamın özü.
Hücre küçük bir insan, insan küçük bir dünya. Ve insanı bu dünyada var eden bedensel anlamda kök hücrelerinden başka bir de manevi kökleri var. İslam'da fıtrat olarak nitelendirdiğimiz, doğuştan Cenab-ı Hakkın her bir insana bambaşka şekilde verdiği hem maddi hem manevi bir öz. Eskilerin maya dedikleri aslımız, gerçek insani kodlarımız, fıtratımız. Bu fıtrat bizim kadın veya erkek olmamızdan, soyumuza, sülalemize hatta hangi ırktan, milletten, dinden olduğumuza kadar uzanan bir bağ. Hastalıklarda etkin olan genler, kan bağı, süt bağı gibi; herkesin ecdadından itibaren getirdiği ahlaki, kültürel, dini, tarihsel birikimi de kişinin sağlıklı olup olmamasının ölçütleri arasındadır. Manevi, ruhi hastalıklara sebep olan da daha çok bu tarafımızdır.
İnsan fıtratına aykırı olan ortamda maddi kazançlara rağmen kişi; ruhi, ahlâkî ve vicdani yönden büyük kayıp içindedir. Maddi kazanç için sarf ettiğimiz gayreti, manevi ve ahlâkî gelişmemiz içinde sarf etmediğimiz sürece esaretten kurtulamayız. Biz teknolojinin emrinde değil, teknoloji bizim emrimizde olmalıdır. Sosyal medya, yapay zeka gibi hayatımızı kolaylaştıracak, ilmimizi artırıp iletişimizi güçlendirebilecek alanları hayırlı işler, iyi amaçlar için kullanmalıyız. Aslımıza dönmeliyiz. Gemiş ve geleceği, bilim ile dini, madde ile mânâyı birleştirmeliyiz. Bunların çatıştırılması ferdi, aileyi ve toplumu sarsmakta, barıştırılmaları ise hayatı dengelemekte düzene sokmaktadır. İnsanlar maddî olarak ne kadar zenginleşirse zenginleşsin, inançsızlık, maneviyatsızlık sebebiyle oluşan fakirliğin boşluğunu asla dolduramazlar. İnsanın yücelmesi öncelikle ahlâk ve maneviyat iledir. Çare; savaş değil barış, çatışma değil uzlaşma, bencillik değil paylaşma, sadece dünya değil hem dünya hem ahiret kazanımı için çabalamaktır.
Kur’ân ifadesiyle her insan “kökü yerde sabit, dalları gökte olan güzel bir ağaç”tır. Kur’ân-ı Kerim, insanın yaratılışından başlayarak peygamberlerin ve geçmiş ümmetlerin hayatına dair pek çok bilgiler vermekte, bunlardan ders çıkarılmasını istemektedir. “Peygamberlerin kıssalarında aklı başında olanlar için bir ibret vardır.” “Kendilerinden önce nice nesilleri helak etmiş olmamız onları doğru yola sevk etmedi mi? Şimdi kendileri onların yurtlarında gezip dolaşıyorlar. Şüphesiz ki bunda nice ibretler vardır. Hâlâ hakkın sesini dinlemeyecekler mi?” buyrulmaktadır.
Tarih insanlığın ortak hafızasıdır. Geçmişe ait bilgi ve tecrübeler geleceğin inşasında en önemli malzemelerdir. Herkes kendi kimliğini ve kişiliğini belirleyen özelliklerini korumak ve yaşatmak durumundadır. Fert ve toplumların kendileri olarak kalabilmeleri, özlerini koruyabilmeleri tarihlerine, örf, anane ve inançlarına bağlılıklarıyla doğru orantılıdır. İnsanlığın sahip olduğu değerler sadece bugünün değil topyekun insanlık tarihinin ortak mahsulüdür. Yaşanmışlar, yaşanacaklar için birer kılavuzdur. Tarihten ders ve ibret alınırsa eskilerin hatalarına düşülmez, geleceğe yürürken geçmişteki helak ve kurtuluş sebepleri göz önüne alınır, adımlar ona göre atılır. Unutulmamalıdır ki geleneği olmayanın geleceği hayaldir.
Geçmişini bilmeyen millet, hafızasız insan gibidir. Hafızasını kaybeden bir insan, ondan sonraki hayatını kesinlikle önceki gibi sürdüremez. Bir insan için hafıza ne kadar önemli ise bir millet ve devlet içinde tarih o kadar önemlidir. Milletlerin ve devletlerin hafızaları da tarihleridir. Tarihini unutan veya unutturulan milletlerin hafızaları silinmiş demektir. Sultan Alparslan Malazgirt zaferinden sonra, Bizans imparatoru Diojene “Sen tarih bilir misin? diye sorar. Diojen “Hayır, hiç okumadım” diye cevap verir. Bunun üzerine Sultan Alparslan “Tarih bilmeyen hükümdarların sonu işte böyle olur!” şeklinde yenilgisinin sebebini açıklar. Tarihini, kültürünü bilmeyen veya unutan milletlerin başarılı olması, geçmişi bilmeden geleceğe adım atması mümkün değildir. İbn-i Haldun'un ifadesi ile: "Su nasıl suya benzerse, milletlerin geleceği de geçmişine benzer." Bu sebeple, Müslüman Türk milletinin geçmişte aydınlık ve zaferlerle dolu günlerine geri dönmesi kaçınılmazdır.
Merhum Mehmet Âkif Ersoy “Eski eski olduğu için atılmaz, kötü ise atılır. Yeni yeni olduğu için alınmaz, iyi ise alınır.” demiştir. Her yeni güzel, her eski çirkin değildir. Köklerimizde, geçmişimizde iyi ve güzel olan her şey bizim daha aydınlık günlere, daha ileri seviyelere ulaşmamıza vesile olacaktır. Kişi kendini ayakta tutanın, yaşatanın, geleceği görmesini sağlayanın kökleri olduğu bilincinde olmalıdır. Mottomuz “köklere inemezsen, göklere yükselemezsin."
Allah’a emanet olun.