Sevgili Peygamberimiz “Küçüklerimize merhamet etmeyen, büyüklerimize saygı göstermeyen bizden değildir.” buyurmuştur. Hadis-i şerif, küçüğe sevgi, büyüğe saygı göstermenin, Müslümanların temel ahlâkî vasfı, toplumun bekasında hayati önem taşıyan iki temel esas olduğunu ortaya koymaktadır.
Büyüklere saygı, küçüklere sevgi göstermenin hem uhrevi hem de dünyevi birçok faydaları ve güzel sonuçları vardır. Küçüklerimize sevgi göstermek onların bizlere göre küçük ama kendilerine göre büyük olan dünyalarını mutlulukla doldurur. Bu sevgi, onların ruh sağlığının korunmasında ve karakterlerinin gelişmesinde önemli bir yer tutar. Küçükler de büyüklerin bilgi birikimleri, hayat tecrübeleri ile edindikleri bilgilerle hayatı daha güzel yaşar, adımlarını daha sağlam atar ve geleceğe güvenle bakarlar.
Sevgi ve saygı Allah tarafından insanlara bahşedilmiş, insanı diğer canlılardan ayıran bir incelik ve zarafet nimeti, insanlar arasında kuvvetli bir bağ, onları karşılıklı olarak mutlu eden, kaynaştıran bir iletişim dilidir. Sevgi ve saygı her zaman her yerde herkes için geçerli olup toplumu ayakta tutan değer, sosyal bir kazanım ve insanların ruhunu besleyen manevi bir gıdadır. Bu yüzden dinimiz sevgi ve saygıya çok büyük bir önem vermiştir. Şüphesiz, sevgi ve saygıya en layık olan Cenâb-ı Hak’tır.
Sevgi ve saygı Allah rızası temeli üzerine oturtulmuşsa sağlam, anlamlı ve değerlidir. Yoksa dünyalık beklenti, korku, gösteriş ya da menfaate dayanır ki bunlar da temelsiz ve değersizdir. Sevgi ve saygı, insanlar arasında kin, nefret, haset, kıskançlık gibi kötü hasletlere fırsat vermemekte; sağlam, dengeli ve devamlı bir ilişki kurulması ve bu ilişkinin zedelenmemesi için gerekli olan altyapıyı oluşturmaktadır.
İslam’da yaşlılara saygı göstermek ve onların hayır dualarını almak ihmal edilmemesi gereken dinî ve ahlaki bir görev aynı zamanda edep göstergesidir. Kur’ân-ı Kerîm’de anne babamıza karşı nasıl bir saygı gösterileceği şöyle ifade edilmektedir: “Rabbin, sadece kendisine kulluk etmenizi, ana babanıza da iyi davranmanızı kesin bir şekilde emretti. Onlardan biri veya her ikisi senin yanında yaşlanırsa, kendilerine ‘Of!’ (bile) deme; onları azarlama; ikisine de güzel söz söyle!” Peygamberimiz ise “Herhangi bir genç, yaşından dolayı bir ihtiyara saygı gösterirse, Allah da ona yaşlandığında saygı gösterip hizmet edecek kimseler lutfeder.” hadîs-i şerifi ile bizi bu hususta teşvik etmektedir. Büyüklere saygı ve hürmete çağıran bir başka hadis-i şerifte ise Efendimiz, yaşlı kişilere saygı gösterenlerin uzun ömürlü olacaklarını buyurmaktadır.
Büyüklerimize saygı duymayan, büyüklerin şerefini korumayan ve büyüklerin hakkını gözetmeyen kimse, hakiki ve kâmil bir Müslüman olamaz. Cemiyette saygı geleneğinin nesiller boyu yaşatılması, herkesin bir önceki nesle mensup insanlara, sırf büyük olmaları sebebiyle hürmetkar davranmalarına bağlıdır. Bunun anlamı, yaşlılara saygı gösteren gençlerin bu hareketinin karşılıksız kalmayacağıdır. Zîra saygı beklenmez, kazanılır. Ayrıca O hâlde her Müslümanın kendisinden yaşça büyük olanları dikkate alması, onlara gerekli saygıyı göstermesi ve yapabileceği hizmeti sunması gerekmektedir. Böyle yapılırsa toplumdaki sevgi ve saygı bağları pekiştirilmiş olur.
Müslüman bütün mahlûkâta karşı saygılıdır. Aynı toplumda yaşayan insanlar, gerek sâhip oldukları maddî ve mânevî imkânlar açısından, gerekse cinsiyet itibariyle farklılık arz ederler. Ancak bu farklılıklara rağmen hepsi de insan olma vasfında eşittirler. Birlikte yaşayan fertlerin, birbirlerinin haklarına riayet etmesi, karşılıklı saygı ve anlayış içerisinde hayatlarını devam ettirmesi, insan olmalarının bir gereğidir.
Saygı ve hürmet gösterilecekler arasında büyükler yanında, ilmiyle kâmil Kur’ân hafızları ve âdil hükümdarlar da bulunmaktadır. Bir hadis-i şerifte şöyle buyrulur: “Saçı sakalı ağarmış Müslümana, okuyuşunda aşırıya gitmeyip, ahkâmıyla amel eden Kur’an hâfızına ve âdil hükümdara saygı göstermek, Allah Teâlâ’ya duyulan saygı ve ta’zîmden ileri gelir.” Câbir’den (r.a.) rivâyet edildiğine göre Peygamber, Uhud Gazvesi’nde şehid düşenleri her mezara iki kişi konacak şekilde bir araya getirtti ve sonra: “– Bunların hangisi daha çok Kur’ân bilirdi?” diye sordu. Neticede şehidlerden hangisi gösterildiyse, Efendimiz onu kıbleye doğru ön tarafa koydu. Resûl-i Ekrem Efendimiz bu tür tavsiye ve uygulamalarıyla bilhassa Kur’an bilgisine sâhip olana saygının, sâdece yaşarken değil, ölümden sonra da geçerli ve gerekli olduğuna dikkat çekmiştir. Ayrıca Kur’an-ı Kerîm’de; “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” buyrulmak sûretiyle genel anlamda ulemânın hürmete lâyık olduğuna da vurgu yapılmaktadır.
Alimlere ilimlerine göre saygı gösterilmeli, toplumda bilginin ve bilen insanların saygınlığı korunmalıdır. Değerin kıymetini bilmeyen toplumlar, yeni değerler üretemez ve bu nankörlüklerini pahalıya öderler. İslâm toplumunda ise değere saygı esastır. İlmiyle amil olmayıp, ondan yararlanmayanlar ise, câhillerdir. O hâlde toplum içinde görecekleri îtibar ve muâmele de ona göre olacaktır. Hâsılı insan olma yönünden bütün insanlar aynı hakka sâhip olmakla birlikte, toplum içindeki saygınlıkları farklılık arz edebilir. Bu durumda bir âlime câhil gibi, bir büyüğe küçük gibi, bir yöneticiye sâde vatandaş gibi davranmak büyük bir saygısızlıktır. Her insana, toplumdaki yer ve mevkiine uygun şekilde muamele edilmesi onun en tabiî hakkıdır. Böylesi bir tavır, ayrımcılık ve iltimas değil, insanları seviyelerine göre değerlendirmektir. Resûlullah da: «İnsanlara mevki, makam ve seviyelerine göre muâmele ediniz!” buyurmuştur.”
Mü’min, diğer mü’min kardeşlerine gereken hürmet ve saygıyı göstermeli, onu üzecek ve tahkîr edecek hareketlerden de uzak durmalıdır. Bu hususta Allah Resûlü büyük bir titizlik göstermiştir. Bir insanı ırkından ve renginden dolayı kınayıp ayıplamak dinimizde kesinlikle yasaklanmıştır. Çünkü renk, ırk, cinsiyet gibi doğuştan gelen özellikler kınama sebebi olmamalıdır. Bunları tenkit, yaratıcıyı tenkit etme anlamına gelir. Bir insanın cemiyet içindeki konumu ne olursa olsun, eğer Müslümansa bütün mü’minlerin kardeşidir ve ona, gereken ihtiram gösterilmelidir.
Öte yandan saygı ve hürmet addederek söylenen birtakım aşırı övgü ifâdelerinden uzak durmak gerekir. Zîra yerinde ve kararında yapılan iltifatlar bir tarafa, gerçeklik payı bulunmayan yersiz övgülerin yanıltıcı ve güven zedeleyici bir tavır olduğu ortadadır. Samimiyetsizce yapılan övgü, çoğu kez öven kişiyi yalan söylemeye, övüleni de kibir ve gurura sevk etmektedir. Yalan, kibir ve gurur gibi kötü vasıfların insanı mânen ve maddeten zaafa uğrattığı ortadadır. Bu sebeple Resûl-i Ekrem aşırı derecede methedenlerin yüzüne toprak saçılmasını yani bundan menfaat umanların beklentilerinin boşa çıkarılmasını, övgülerine itibar edilmemesini istemiştir.
Rabbim kadir kıymet bilen, haddi aşmayan, saygılı, bilgili, görgülü insanlara den getirsin hepimizi. Üç aylarınızı tebrik ediyor Rabbim’den Recebi ve Şabanı bizim için hayırlı kılmasını, bizleri Ramazana ulaştırmasını niyaz ediyorum. Kandiliniz ve üç aylarınız mübarek olsun. Allah’a emanet olunuz.